ABD’de “mutluluk” üzerine araştırmalar yapan Dr. Pelin Kesebir ile söyleşi: “Neşeyi yitirmeme, yaşama coşkumuzu diri tutma, hayata sevgiyle karşılık verme çabası, hayattaki en değerli çabalardan biri ve hem kendimize hem de birbirimize şifalı gelecek bir tutum”

Salgın boyunca izolasyonun rahatsız ediciliği hatta düpedüz korkutucu bulunması üzerine sayısız makale yayımlanmıştır sanıyorum. Bir süre önce Vox’ta da insanlara kendilerine elektrik şoku verme veya 15 dakika boyunca düşünceleriyle baş başa kalma arasında bir seçim sunan bilimsel bir çalışmadan bahsediliyordu. Makalede, birçok kişinin elektrik şokunu seçtiği yazıyordu.

Yalnızlık denilince, Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım” ile giriştiği bireysellik ve sahicilik mücadelesini hatırlayanlar çıkacaktır. İnsanın kırılganlığını, varoluşsal korkularını hatırlatan bu konu üzerine ABD’de Wisconsin-Madison Üniversitesi bünyesindeki Sağlıklı Zihinler Enstitüsünde (Center for Healthy Minds) mutluluk ve erdemler üzerine çalışan Dr. Pelin Kesebir ile görüştük. Sorularım ve kendisinin yanıtları şöyle:

Yalnız kalmaktan korktuğumuzu nasıl anlarız?

Bir insanın uzun vadede yalnız kalmaktan korkması normal ve evrimsel açıdan bakınca rahatlıkla izah edilebilen bir durum. Ama kısa süreliğine bile olsa yalnız kalmaya dayanamamak elbette pek sağlıklı bir psikolojiye işaret etmez. Eğer kendimizi sürekli insanlarla ve başka türlü uyaranlarla çevreleme ihtiyacı duyuyorsak, bir şeylerle meşgul olmadığımızda içimizde hemen bir huzursuzluk hissi yükseliyor ve biz bu huzursuzluktan kaçmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorsak, hatta hatta kendimize zarar verecek eylemlere yöneliyorsak (madde tüketimi gibi), burada problematik bir yalnızlık korkusundan bahsedebiliriz. Burada korktuğumuz ve uzaklaşmak istediğimiz şey özünde kendi iç dünyamız.

Bir yanda sosyalliğin ve sürekli bağlantının ödüllendirilmesi diğer yanda gündeme maruz kaldıkça sanki her şey korkunçmuş gibi hissetme… Delirmeyelim yavaştan?  

Haklısınız. Gündeme, üstelik sadece kendi ülkemizin de değil, tüm dünyanın gündemine aralıksız olarak maruz kalma hali insanlık tarihinde yeni bir deneyim. Ve bunun üzerimizdeki etkisinin totalde olumlu olacağını düşünmek imkansız. Çünkü biliyoruz ki dikkatimizi üzerinde kontrolümüzün olmadığı (ya da az olduğu) olumsuz uyaranlara çok fazla yöneltmek psikolojik sağlığımız için hiç hayırlı değil. Benim şahsi inancım şu: Eğer mesleğiniz gazetecilik, siyasi yorumculuk, sosyologluk vs. değilse gündem tüketimini belli sınırlar içinde tutmakta fayda var. Ülkenin ve dünyanın sorunları nihayetsiz ve bunların tutabildiğimiz bir tarafından tutmak, birtakım sorunlara deva olmak yüce bir görev. Ama bunu yapabilmek için gereken şey —ülkenin ya da dünyanın gündeminden daha ziyade— kendi gündemimize eğilmek; zihnimizin mesaisini, enerjimizi, zamanımızı daha ziyade kendi etki alanımızda olan, üzerinde görece kontrolümüzün olduğu konularda iyi şeyler yapmaya, çevremize o şekilde katkıda bulunmaya adamak… Bana kalırsa gündem karşısında akıl sağlığımızı muhafaza etmenin en etkili yollarından biri bu. Zaten yaptıklarımızla bir şeylere azıcık bile olsa iyi geldiğimizi, bir fark yarattığımızı gördüğümüzde geleceğe dair ümit beslememiz de daha kolaylaşıyor.


Başkalarının onayı ve dikkati olmadan da yapabilir mi insan?

İnsan olmak, başka insanlara ihtiyaç duymak demek. Başka pek çok hayvan türüne kıyasla dünyaya ziyadesiyle bakıma muhtaç halde geliyoruz. Doğduktan hemen sonra kendini denize atan deniz kaplumbağaları ya da bir iki saat sonra yürümeye başlayan zürafalar gibi değiliz. Bugün eğer hayattaysak, her birimiz bunu doğduğumuz andan itibaren en azından bir kişinin bize özenle bakmış olmasına borçluyuz. Hayatta kalmaya dair en temel ihtiyaçlarımızı bir kenara bırakıp temel psikolojik ihtiyaçlarımıza baktığımızda, onların da en büyük kısmının ancak başka insanlar tarafından karşılanabildiğini görüyoruz—sevilmek, sayılmak, ait olmak, anlaşılmak gibi ihtiyaçlar… Tüm bunları göz önüne alınca, sağlıklı bir insanın başkalarının onayı ve dikkatine en azından belli bir derecede muhtaç olduğunu söyleyebiliriz. Ama tabii bu ihtiyacın sağlıklı olmaktan çıkıp problematik yerlere gidebileceğine hiç şüphe yok. Nitekim sürekli başkalarından onay beklemenin ve kendimizden çok başkalarının yargılarını bir hayat pusulası olarak bellemenin mutsuzlukla alakalı olduğunu iyi biliyoruz.

Peki, yalnız olabilmek bir beceri midir?

“Beceridir” diyebilmemin önünde duran şeyler var. Bunlardan ilki, yalnızlıktan hiç sıkıntı duymamanın da makbul bir şey olmaması. Örneğin sosyal anhedoni dediğimiz durumda, birey insanlarla ilişkileri haz verici bir şey gibi algılamıyor. Yalnızlığı daha hoş ve tercih edilesi buluyor. Oysa başta şizotipal kişilik bozukluğu ve şizofreni olmak üzere bir dizi psikolojik rahatsızlıkla alakalandırılan ve genel olarak bir insanın hayat kalitesini çok kötü etkileyen bir şey sosyal anhedoni.

Bir insanın yalnızlığı tercih etmesinin altında yatabilecek bir başka sebep de sosyal durumlarda yüksek dozda kaygı yaşaması. Böyle bir durumda kişi aslında sosyal teması arzuluyor fakat bu temas esnasında yargılanmak, küçümsenmek, reddedilmek gibi korkuları var. Böyle bir halden doğan zorunlu yalnızlığa da bir beceri diye bakmak zor. Ama tabii yetişkin bir insanın asla yalnız kalamaması da sorunlu bir durum ve bir uçta o olduğunda, diğer uçta yalnız kalabilmeye bir beceri olarak bakmak mümkün. 

Yalnızlıkla barışabilir miyiz?

Araştırmalar kronikleşmiş bir yalnızlık hissini son derece olumsuz psikolojik ve fiziksel sonuçlarlarla ilişkilendiriyor. Öte yandan, psikolojik açıdan gayet sağlıklı olup yalnızlıktan son derece tat alan insanlar da mevcut. Bu kişiler yalnızlığı dinlendirici, yalnızken yaptıkları aktiviteleri de (kitap okumak, günlük tutmak, doğada yürümek gibi) keyifli ve besleyici buluyorlar. Nihayetinde “yalnızlıktan keyif almak” bir kişilik özelliği. Biliyoruz ki, içedönük insanlar ortalamada bu özelliğe daha çok sahip. Yazarlık, sanatçılık, bilim insanlığı gibi uzun saatler boyunca yalnız başına çalışmayı gerektiren mesleklerdeki insanların da bu özelliğe daha fazla sahip olduğunu gözlemliyoruz.

İletişim teknolojilerinin çağımızda vardığı noktada insanlar fiziksel olarak yalnız olsalar bile, başkalarıyla daimi bir iletişim içinde kalabiliyorlar. Bir açıdan muazzam bir şey bu tabii. Ama başka bir açıdan da, bizleri yalnızlığın olası faydalarından alıkoyabiliyor. Ne gibi faydalar? Örneğin bir adım geri çekilip hayatımıza uzaktan bakma, gündelik koşuşturmanın hayhuyu içinde çok kafa yorulamayan birtakım daha derin meselelere eğilme (misal, “Değerlerimle uyumlu bir hayatı yaşıyor muyum?”), zihnimizde dönüp duran kimi sorunlarımıza yaratıcı çözümler getirme, yahut sürekli bir uyaran bombardımanı altında olmamanın getirdiği dinginlik hissini tatma gibi… Fikrimce herkesin az da olsa biraz yalnız kalmasında fayda var. Yalnızlıktan keyif alanlar için bu iyice elzem. Ama yalnızlıkla barışmak üzerinde en fazla çalışması gerekenler, yalnızlığa hiç katlanamayanlar. Daha önce de değindiğim gibi, bu tür bir yalnızlık korkusunun altında kendinden kaçmak, kendi düşünceleriyle asla baş başa kalmamak gibi motivasyonlar yatıyor, ki bunlar yardım alınmazsa kişinin hayatını ileride de olumsuz etkileyecek eğilimler.

Tanıl Bora, bir yazısında zaman zaman susmanın, söze de iyi geleceğine değinmişti, katılır mısınız?

Katılırım. Özellikle yeni sözler söylemeye, yeni fikirler üretmeye meraklıysak, bir biriktirme ve de biriktirdiklerimizi içimizde işleyip yeni şeylere dönüştürme sürecinden geçmek gerekiyor. Sessizlik ve sükunet bu sürece çok iyi gelen şeyler.

Siz zamanı nasıl devrediyorsunuz?

Benim günlerim bu aralar hayli birbirine benzeyerek ama güzel bir şekilde geçiyor. “Yalnızlıktan keyif alma” yönü yüksek biri olarak günün çoğunluğunu kendi başıma çalışarak ve okuyarak geçiriyorum. Salgın esnasında kendi kendime Japonca öğrenmeye başladım; o büyük bir eğlence ve tatmin kaynağı oldu bana. Onun dışında ailemle ve en yakınlarımla konuşuyor ya da görüşüyorum, spor yapıyorum, sosyal medya ve interneti bir derece takip ediyorum. Dedektiflik romanları okumayı çok severim ama uzun zamandır nedense okumuyordum, son dönemde ona döndüm, o da hoş oldu benim için.

Yine aynı şeyi soracağım, neşe, epey çaba istiyor değil mi?

Kimilerimiz için biraz daha az, kimilerimiz için biraz daha çok istese de, evet, zannediyorum ki hepimiz için istiyor. Ama bu neşeyi yitirmeme, yaşama coşkumuzu diri tutma, hayata “her şeye rağmen” sevgiyle ve iyi duygularla karşılık verme çabasının hayattaki en anlamlı ve değerli çabalardan olduğunu düşünüyorum. Hem kendimize hem birbirimize şifalı gelecek bir tutum bu. 

Become a patron at Patreon!