ABD’de yaşayan sağlık hizmetleri yöneticisi Dr. Işıl Arıcan: “Salgın maalesef dünyanın pek çok yerinde aşılama oranının düşüklüğü, aşı çekimserliği ve koronavirüs inkarcılığı yüzünden her gün bir başka boyuta taşınıyor”

Geçtiğimiz yıl, Stanford Çocuk Sağlık Sistemi’nde Klinik Uygulamalar Bilgi İşlem Direktörlüğü görevini yürüten Dr. Işıl Arıcan ile koronavirüs salgını sırasında sağlık kurumlarında yapılan çalışmalar, alınan önlemler ve yaşanan değişiklikler üzerine konuşmuştuk.

Uzun yıllardır dijital sağlık, klinik verilerin sağlık hizmet kalitesini arttırmadaki rolü, tele-sağlık, bilgi işlem destekli hasta-hekim iletişimi, hasta portalları, mobil teknolojilerin dijital sağlık hizmetlerindeki rolü konuları üzerine çalışan Dr. Arıcan gerek “Yalansavar” sitesinde, gerekse konuk olduğu programlarda aşılar üzerine çokça bilgi paylaşan bir isim. 

Mesela, İngilizce’de aşılama anlamına gelen “vaccine”in  Latince “vacca” kelimesinden türetildiğini ve bu kelimenin “inek” anlamına geldiğini biliyor muydunuz? Çünkü vacca aşısı ilk defa ineklerde görülen çiçek hastalığından yola çıkarak yapılmış. Dr. Arıcan, yılın başlarında yine aşı tarihçesinden başlayıp aşıların nasıl çalıştığı, tarihten bugüne bazı örneklerle aşı karşıtlığı, aşı karşıtlığının nedenleri, komplo teorileri ve eleştirel düşünme üzerine çok bilgilendirici bir sunum yapmıştı: https://www.youtube.com/watch?v=pQwavYPJqZk&feature=emb_imp_woyt

Dr. Arıcan ile  salgın çerçevesinde yeniden konuştuk. Sorularım ve kendisinin yanıtları şöyle: 

Bizim de yaşadığımız California’da durumlar epey bir süre iyiye gitti, 15 Haziran’dan sonra çok yer tamamen açıldı. ABD’nin kabaca yarısı aşılandı fakat Delta varyantı ürkütüyor.  İç mekanlarda maske kullanma önerileri artmaya başladı, nedir öngörünüz? 

Evet maalesef salgın dünyanın pek çok yerinde uygun müdahale ve aşılama yapılamaması, aşı çekimserliği ve koronavirüs inkarcılığı yüzünden her gün bir başka boyuta taşınıyor. Dünyanın çoğu yerinde aşılama oranları hala sürü bağışıklığı oluşturacak oranların çok altında. Öyle olunca da yeni varyantların çıkması kolaylaşıyor, zira bunlar enfekte edebilecekleri insan sayısı arttıkça daha çok ortaya çıkıyorlar. Bu varyantların bulaşıcılıkları ya da aşıya cevapları da birbirinden farklı. O nedenle dünyanın çoğu kayda değer oranda aşılandıktan sonra bu salgından gerçekten çıkabileceğiz.

California’da, özellikle de benim yaşadığım yer olan San Francisco Körfez Bölgesi’nde aşılama oranları haziran sonuna dek çok iyi gitti. Silikon Vadisi, SF Downtown gibi bölgelerde yüzde 70, 90 gibi oranlara ulaştık. Bunun sonucunda da belirli önlemlerle de olsa çocuklar tekrar okullarına döndüler, tam açılma yaşadık, hatta çoğu kapalı mekanda aşılananların maske takma zorunluluğu bile kaldırıldı. Ama sonra Delta varyantı geldi. Delta, daha önceki varyantlardan çok daha bulaşıcı. Bir koronavirüs hastası hastalığı ortalama iki kişiye geçirirken, Delta varyantı taşıyan bir hasta dört yeni kişiye geçiriyor. Bu varyantın artması, özellikle aşılanmayan toplum üyelerinde çok yaygın salgına neden oldu. Hastalananların çok büyük oranı aşısızlar ama gene de hastaneler doldu taştı, yoğun bakım yatakları tükenme seviyesine geldi. Bu nedenle de tekrar kapalı ortamlara aşı mecburiyeti geldi ki salgın yavaşlayabilsin, hastanelerde geçen yıl gördüğümüz koridorlardan dışarı taşan hasta görüntülerini bir kez daha yaşamayalım.

Bir de ABD’deki büyük problem koronavirüs ve aşı inkarcılığının aşırı politize edilmiş olması. Trump yandaşları aşı olmamayı, maske takmamayı adeta bir sembol haline getirdiler. Daha önce iç mekanlarda “sadece aşısızlar maske taksın” uygulaması tamamen beyana yönelik bir uygulama idi. Yani mekan sahipleri mekana girenin dürüstlüğüne güveniyordu, kimse maskesiz girene kimlik falan sormuyordu. Bunun aşı karşıtları tarafından suistimal edildiğini görünce artık istisnasız herkese maske yeniden zorunlu hale getirildi. Yani biraz kurunun yanında yaş da yandı gibi oldu ama hastane kapasitelerini düşürmek, zaten tükenmiş sağlık çalışanlarını rahatlatmak ve ilave ölümleri engellemek için hepimiz üzerimize düşeni yapacağız. Maske takmak sonuçta dünyanın sonu değil. Evet rahatsız bir durum ama entübasyon çok daha rahatsız.

Geçenlerde Eric Topol bir demecinde eylül gibi Delta varyantının etkisini yitireceğini ama yeni bir varyanttan korkulduğunu dile getirmişti. İsrail’de üçüncü doz aşı uygulaması başlıyor. ABD’de durum ne? 

Varyantlar çıkmaya devam edecek, demin de belirttiğim gibi varyant mutasyon hızını kesmek ancak aşılama oranını artırmakla mümkün. Hepimizin korkusu mevcut aşıların etki etmediği bir varyant çıkması, o olursa tekrar geçtiğimiz yıla dönmekten çekiniyoruz. Sağlık profesyonellerinin insanları aşıya ikna etmek için bu kadar dil dökmesi de bu yüzden. Bu günlerde iki yeni varyant konuşuluyor: Delta Plus ve Lambda. Lambda varyantı Güney Amerika kaynaklı ve laboratuvar ortamında aşılara dirençli bulundu. Zaten ortaya çıktığı yer olan Peru dünyadan yüzde 9,3 gibi bir rakamla en yüksek mortalitenin olduğu yer. Şansımız şu ki bu varyant çok bulaşıcı olan Delta ile aynı zamanda ABD’de ve Delta daha bulaşıcı olduğu için yayılma konusundaki yarışı o kazanıyor. Neyse ki aşılar hala Delta için koruyucu.

Bu çok güzel bir örnek, hem ileride daha öldürücü bir varyantın ortaya çıkma ihtimalini azaltmaya yardımcı olmak hem de varyant ortaya çıksa bile bireysel olarak hastalanma ihtimalimizi azaltmak için aşı şart.

Üçüncü doz aşı uygulamaları konuşulmaya başladı, ancak şu anda CDC (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi) ABD’de üçüncü doz önermiyor. Varyant davranışlarına ve genetik mutasyonlarına göre izlemedeyiz. Olaylar olumlu yönde gelişirse gerek olmayabilir ya da çok fazla mutasyona uğramış ve aşıların oluşturduğu antikorlar ve yarattıkları hücresel bağışıklıkların hiçbirinden etkilenmeyen yepyeni bir varyant çıkarsa en baştan aşı olmamız gerekebilir.  Sonuçta “booster” dediğimiz üçüncü doz, mevcut antikorları yükseltiyor ama mutasyonla oluşmuş bambaşka ve öncekinden ciddi anlamda değişmiş yeni bir proteinine karşı bağışıklık sağlamıyor.

Son söyleşimizde veribilimi adına da bazı çalışmalar yaptığınızdan bahsetmiştiniz. Şu an iletişimde olduğunuz kurumlar çerçevesinde değerlendirmenizi istesek, aşı sonrası hasta trafiği ne durumda? 

Aşı sonrası Delta varyantı yaygınlaşana kadar hasta trafiğinde ciddi bir azalma gözledik ama ne yazık ki rakamların tekrar tırmanışa geçtiğini görüyoruz. Bulaşıcılığı yüksek olan Delta varyantına aşı ve maskeyi reddeden insanları, üzerine de maske ve kapalı mekan kısıtlamalarının kalkmasını ekleyince vaka sayılarında artış kaçınılmaz oldu. Görülen test sonucu pozitif çıkan vakaların çok büyük bir kısmı aşısızlara çok az bir kısmı da “breakthrough” enfeksiyon dediğimiz aşılı ama gene de hastalanan insanlara ait. Hatırlatayım hemen, hiçbir aşı yüzde 100 koruyucu değil, o nedenle çok bulaşıcı bir varyant ve bulaşma ihtimalini artıran ortamlar birleşince bazı aşılıların nadir de olsa pozitif çıkması kaçınılmaz. Neyse ki bu çok küçük bir rakam ve koronavirüs kapan aşılıların hemen hepsi hastalığı çok hafif geçiriyor. Hastaneye yatanların çoğu ve yoğun bakımlık olan insanların ise neredeyse tamamı aşısızlardan oluşuyor. Hatta bu konuda geçen haftalarda CDC Başkanı “Artık salgında yeni bir döneme girdik, bu aşısızların salgını” diye bir yorum yaptı. Rakam vermek gerekirse şu anda koronavirüs nedeniyle hastaneye başvuranların yüzde 97’si, yoğun bakıma yatanların da yüzde 99’u aşısız insanlar. Gene vaka kümeleşmelerine bakarsak, aşılama oranı yüksek bölgelerde vaka sayılarının düşük, aşılama oranı düşük olan bölgelerde ise tahmin ettiğimiz gibi yüksek olduğunu görüyoruz.

Aşılama ve hastalıkla ilgili tüm veriler Kalifoniya eyaletinde halka açık ve titizlikle takip ediliyor. California Halk Sağlığı sitesi ve şehir bazındaki halk sağlığı birimlerinden muhtelif verileri gerçek zamanlı olarak izlemek mümkün.

12 yaş altı çocuklar henüz aşılanmadı, okullar açılıyor, çoğu aile tedirgin, o ailelere önerileriniz ne yönde olurdu? 

Bu hepimizi endişelendiren bir durum. Evet koronavirüs çocuklarda genelde daha hafif geçiyor ama nadir de olsa ciddi derecede hastalanan ve hatta ölen çocuklar da var. Hepimiz dört gözle aşı için onaylanan yaşın 5 yaşa inmesini bekliyoruz. Bu konuda çalışmalar sürüyor ve eylül ayı gibi yaş limitinin düşeceğini umut ediyorum. O zamana dek 12 yaş altındaki çocukları olan ailelere iki önemli önerim var: Ailede aşı için yaşı uygun olan tüm aile bireylerinin aşılanmış olması, çocukların ve kendilerinin mümkün olduğu kadar sosyal mesafe ve maske kurallarına uymaya devam etmeleri. Elbette çocukların okula gitmeleri çok önemli, artık çocukları okuldan uzak tutmak çok makul bir önlem değil. O nedenle de çocukları korumak için maske gibi diğer önlemlere uymak ve kaçınabilecekleri diğer kalabalık temaslarından kaçınmaları (aşısız ailelerin çocuklarını içeren kalabalık oyun grupları, yaşgünü partileri) önemli.

Yıllardır eleştirel düşünme üzerine konferanslara katılıyor, sosyal medyada eleştirel düşünmenin imkanlarına değiniyorsunuz. Şüphecilik ve inkarcılık arasındaki farkları bir kez daha anlatın isterim. 

Elbette. Şüphecilik ve inkarcılık arasındaki farka girmeden önce belki eleştirel düşünme alışkanlığı ne demek onu anımsatmakta yarar var, zira eleştirel düşünme bilimsel şüpheciliğin temeli. Eleştirel düşünme, bir konu hakkında karar vermeden önce, o konu hakkında dikkatli ve objektif bilgi toplayıp, bu bilgiyi derinlemesine irdeledikten sonra kanıtlar ışığında karar verme süreci. Bunu yaparken de kanıtları motivasyonumuz ve ideolojimiz, yani inanmayı isteyip tercih ettiğimiz şeylere göre değil, objektif olarak değerlendirmek gerekli. Bir diğer önemli nokta da bu değerlendirme sırasında bilişsel kısıtlarımızın farkına varmak ve onların ağına düşmemek, yani entelektüel alçakgönüllülük sahibi olmak.

Skeptisizm (şüphecilik) ise eleştirel düşünme alışkanlığını düzenli ve sürekli olarak karşılaştığımız iddialara uygulama alışkanlığı.

Son zamanlarda sıradışı iddialara inanan pek çok kişi ve grubun kendine “skeptik” ismini yakıştırdığını görüyoruz. Oysa detaylı incelersek aslında bunların çoğu gerçek bilimsel veriler doğrultusunda karar alan kişiler değil, aksine bu bilimsel kanıtları görmezden gelen, onların geçerli olduğunu reddederek kendi kanıtsız iddialarına inanmayı seçmiş kişiler. O nedenle bunlara aslında skeptik değil “inkarcı” demek çok daha uygun. Aşı karşıtları ya da düz dünyaya inananlar, bilim inkarcıları, skeptik değiller.

Sade vatandaş hangi argümana güveneceğini nasıl anlayacak? 

Sade vatandaş gördüğü bir argüman ya da iddiada, o argümanı ortaya süren kişinin ne kadar karizmatik olduğu, ekranlarda ne kadar çok boy gösterdiği veya takipçi/hayran kitlesinin büyüklüğüne göre kanı oluşturmaya devam ettiği sürece ne yazık ki yanlış ve asılsız iddialara inanma tuzağına düşmeye devam edecek. Bir iddiayı değerlendirirken, bilim okuryazarlığı o iddianın teknik detaylarına yetmiyorsa – ki bu çok normal, hiçbirimiz her konu hakkında bilgi sahibi olamayız – o zaman bu konu hakkında diğer uzmanların benzer eğitim ve yetkinlikteki diğer kişilerin ne dediğini de irdelemesi lazım. Bugün televizyon ya da sosyal medyada bulundukları pozisyonu veya ünvanlarını kullanarak sıradışı ve desteksiz iddialarda bulunan popüler pek çok isim görüyoruz. Bunlara inananlar da inançları sorgulandığında, “Koskoca profesörden daha mı iyi bileceksin” tarzı inkarcı söylemlerle kafalarını adeta kuma gömüp inanmak istedikleri şeye inanmaya devam ediyorlar. Oysa iki dakika süren bir araştırma ile o sıradışı iddiayı ortaya süren profesörün karşısında onunla aynı fikirde olmayan hatta o iddiayı irdeleyip neden yanlış olduğunu açıklayan belki 100 adet başka profesör olduğunu görmek mümkün.  

Maalesef bizim kültürümüz insanları idolize etmek üzerine kurulu. Bir kez bir kişiyi altın tahta oturtunca onun söylediklerinden başkasını gözler görmüyor, onu eleştiren her görüş şahsi algılanıp saldırıya maruz kalıyor. 

Bir de kendisini şişiren, olduğundan farklı gösteren isimlerin iddialarına dikkat etmek lazım. Bir kişinin gerçekten söylediği uzmanlık ve yetkinlikle olup olmadığını teyit etmek de gerekli. Kendini dünyaca ünlü yerden doktora almış gibi tanıtan ya da Nobel ödülü adayı olduğunu iddia eden ama altı deşildiğinde bunların asılsız olduğunu gördüğümüz çok insan var ve bu kişiler şahsi ün ve popülerlik uğruna yanlış bilgi yaymaktan ne yazık ki pek de çekinmiyorlar.

Bunlardan korunmanın en önemli ve garantili yolu da mürit modundan çıkıp gelen iddiaları söyleyenin popülerliğinden bağımsız, iddianın ışığında kanıtları ile inceleyebilme yetisi kazanmak yani eleştirel düşünme alışkanlığı edinmek.

Bu salgında rastladığınız en absürt inanış ne oldu? 

Hangi birinden başlasam ki… En absürt olanı “aslında koronavirüs denen hastalık yok, bunların hepsi düzmece” iddiası sanırım. Dünyanın her yerinde, tüm ülkelerde milyarlarca insan hasta olmuş, milyonlar ölmüş, hatta hepimizin tanıdıklarından ölenler olduğu halde bunun global bir yalan olduğuna ve dünyadaki tüm devletlerin, sağlık çalışanlarının, bilim insanlarının bu komplonun bir parçası olduğuna inanabilmek için realiteden epey kopmuş olmak gerekiyor. Ki böyle çok insan var ne yazık ki.

Onun dışında virüs ve 5G bağlantısı, aşıların insanı manyetik yaptığı gibi iddialar da belli başlı absürt iddialar arasında. Bunların eğitimli kitleler de dahil çok fazla inananı olması aslında bilim okuryazarlığında ne kadar geride olduğumuzun acı bir göstergesi. İnsanlar “manyetizma nedir”, “radyo dalgası nedir”, “virüs nedir” gibi temel bilgilerden yoksun, bu iddiaları olduğu gibi alıp, inanıp yayıyorlar.

Sizin bocaladığınız bir bilgi oldu mu? 

Benim en çok bocaladığım ve daha sonra fikrimi değiştirdiğim konu maske kullanımının etkisi idi. Saglının başında elimizde çok az bilgi vardı ve virüsün havadan geçtiğini değil, damlacık enfeksiyonu ile bulaştığını düşünüyorduk. Tıpta bize öğretilen bulaş şekli olarak “droplet” denen damlacık enfeksiyonu ve “airborne” denen havadan geçiş mekanizmalarının farklı ve hastalık etkenine göre değişken olduğunu düşünüyordum. O nedenle salgın başında özellikle de az vaka varken sağlıklı insanların maske takmasına gerek olmayabileceğini düşünmüştüm, o zamanki pek çok uzman görüşü de bu yönde idi. Hatta aynı dönem marketten aldığımız her şeyi dezenfekte ediyorduk, gene damlacık korkusu nedeniyle. Zaman içinde hastalığa neden olan virüsün aslında daha çok airborne/hava yolu ile bulaştığını gösteren veriler arttı ve maskelerin sadece hasta kişilerin başkasına bulaştırmayı engellemediği, sağlıklı kişilerin de hastalanma ihtimalini azalttığını öğrendik. Bu bulgular çerçevesinde maske konusundaki görüşümü değiştirdim ve salgın süresince sürü bağışıklık eşiğine ulaşana dek herkesin kapalı ortamlarda maske takması gerektiğine ikna oldum. Elbette sosyal medya trolleri hemen eski tweetlerimin ekran görüntüsünü alıp “Eskiden öyle diyordunuz, şimdi böyle diyorsunuz” diye paylaştığım önerileri itibarsızlaştırma girişiminde bulundular. İşin gülünç yanı ben fikir değiştirmekten imtina eden ya da daha önce hatalı bir şey söylediysem bunu açıklıkla kabul edip neden fikir değiştirdiğimi açıklamaktan kaçınan bir insan değilim. Zaten bu demin bahsettiğim eleştirel düşünme alışkanlığına da ters. İlk başta kanıtlar damlacık enfeksiyonu diyordu, sonra değişti, o değişim çerçevesinde ben de görüş ve önerimi değiştirdim.

Bu konu ile ilgili öyle bir ilginç gelişme de var aslında. Zamanında hepimize tıpta öğretilen ve tüm dünyada benimsenen damlacık enfeksiyonu / havadan geçiş ayrımının pek de kanıta dayalı olmadığını, zamanında yapılmış birkaç çalışmada yapılan bir ayrım olduğunu ve artık kısmen geçerliliğini yitirdiğini de öğrendik. Vox web sitesinde bununla ilgili çok güzel bir açıklama var.

Bunda bir mahsur yok, bilim böyle gelişiyor, yeni gözlem ve verilerle eski bildiklerimizi elbette gözden geçirip tekrar ilerlemeliyiz. Esas bunu yapmamak büyük hata ve entelektüel kibir olur.

Salgın, tıbbi bakım emeğinin önemini çok net bir şekilde  gösterdi. Yalnız sosyal medyanın da etkisiyle bu salgından insanların halk sağlığı görevlilerine ve kurumlarına öncesinden daha az güven duyarak çıkacaklarından endişe duyuluyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Sosyal medya ne yazık ki pek çok avantajı, bilgiye erişimde sağladığı kolaylıklar yanında aynı zamanda çöp bilgiye erişimi ya da asılsız iddiaların özellikle organize gruplar tarafından aşırı yayılmasını da sağlıyor. Bu sadece salgın için de geçerli değil. Pek çok başka komplo teorileri, politik yalanlar da aynı hızda yayılıyor ve ne yazık ki komplo kültürüne inanılmaz bir katkıda bulunuyor. Geçtiğimiz yıllarda Trump’ın başkan olması bile sosyal medya ile yayılan yalan ve komploların eseri. Yeni bir dönem yaşıyoruz, elimizdeki yeni araçlara adapte olana kadar da bu ve benzeri sorunları tekrar tekrar yaşayacağız.

Bu süreçte yaşadığımız pek çok sıkıntı ve acılı olay yanında sevindirici bir gelişme de olduğunu düşünüyorum. Sosyal medya kurumları daha önce ilgilenmedikleri ya da durdurmaya çalışmadıkları komplo ve yalanların bedelinin kimi zaman insanların hayatı olabildiğini gördü. O nedenle artık dünyanın her yanında bilgi kirliliğine ilişkin daha ciddi önlemlerin alındığını gözlüyoruz. Doğrulama platformlarında ve onları takip eden insan sayısında patlama oldu, artık bir iddianın hemen ardından onu çok derli toplu kaynakları ile yalanlayan pek çok kurum var. Ayrıca pek çok platform yalan bilgilere uyarı koyma, ya da uyarılara rağmen halk sağlığı ve insan hayatını etkileyecek yalanları sürekli yayan hesaplara ciddi yaptırımlar uygulamaya başladılar, bunlar olumlu gelişmeler. Ama bence yeterli değil, başka birinin okuduğumuz bir şeyin doğruluğunu teyit etmesini beklemek biraz bizleri tembelliğe, doğruyu bulma alışkanlığını köreltmeye de itiyor. Onun için bu dipsiz kuyudan kendi çabamızla da çıkabilmenin yollarını öğrenmemiz lazım. O da çaba gösterip, zaman ayırıp bilim okuryazarlığı hızını artırıp eleştirel düşünme alışkanlığı kazanmaktan geçiyor.

Işıl Arıcan kimdir?

1996 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Muhtelif sağlık kuruluşlarında hekimlik ve sağlık sektöründe yöneticilik yaptıktan sonra 2006 yılında Fransa’da Dünya Anti-Aging Derneği bünyesinde düzenlenen eğitim programına katıldı ve buradan Anti-Aging & Wellness sertifikası aldı. 2008 yılında ABD’ye yerleşti, burada California State Üniversitesi’nde Sağlık Bilişimi Odaklı Sağlık Yöneticiliği yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisansı takiben danışman olarak Silikon Vadisi ve San Francisco çevresindeki pek çok sağlık kurumuna sağlık bilişimi, sağlık yönetimi ve sağlık sektöründe liderlik konularında destek verdi. 2014 yılından beri Stanford Üniversitesi Çocuk Hastanesi’nde Klinik Uygulamalar Bilgi İşlem Direktörü olarak çalışıyor. Çalıştığı belli başlı konular klinik verilerin sağlık hizmet kalitesini artırmadaki rolü, sağlık verilerinin toplum sağlığını iyileştirmedeki yeri, sağlık verileri ile öngörü (predictive diagnostics) ve koruyucu hekimlik, mobil teknolojilerin dijital sağlık hizmetlerindeki rolü ve bilgi işlem destekli hasta-hekim iletişimidir.

Profesyonel çalışmalarının yanı sıra, Türkiye’de eleştirel düşünce alışkanlığı ve bilim okuryazarlığını yerleştirmek için de çalışmalar yapan Dr. Işıl Arıcan, Yalansavar isimli eleştirel düşünce ve bilimsel skeptisizm (kuşkuculuk) konulu web sitesinin kurucusu ve yazarı, gene aynı adlı podcastin de yapımcısı ve sunucusudur. Ayrıca tıp ve bilim tarihi konulu yayın yapan kendi kurduğu Trepanasyon isimli bir blogda da muhtelif makaleler yayımlamaktadır.

Geçmiş yıllarda popüler bir bilim portalı olan Açık Bilim web sitesinde yazarlık ve editörlük görevlerini üstlenmiş, TED Talks için 50’nin üzerinde sağlık, sağlık bilişimi ve eleştirel düşünce konulu konuşmanın gönüllü çevirmenliğini yapmıştır.