“Kaç Zil Kaldı Örtmenim?”

Filiz Aygündüz’ün samimi anlatımıyla farklılıkları, kimlikleri, dili, ölümü ve hayatı sorguladığı romanı “Kaç Zil Kaldı Örtmenim?”, Türkiye’nin en önemli meselelerinden birine siyasetin değil, insan öykülerinin içinden bakıyor… Aygündüz ile görüştük. 

Edebiyat dünyasında toplumsal kaygıların/ başkalarının hallerinin işlendiği yapıtların yerini çoğunlukla ve yoğun olarak yazarın iç sıkıntıları da diyebileceğimiz bir yaklaşımın aldığını düşünürsek, Filiz Aygündüz’ün romanı önemli bir boşluğu dolduruyor…

Bir ‘tanışma’ kitabı

Diyarbakır’ın küçük bir kasabasına atanan 23 yaşında bir öğretmen düşünün. İstanbul’daki güvenli evinde, televizyon haberlerinde seyrettiği “uzaktaki köy”de yani kulaktan dolma üç beş bilgiyle gittiği Diyarbakır Silvan’da yeni bir hayata başlıyor. Ne dil tanıdık ne de alışkanlıklar. Bu yeni dünyanın içinde ona rehberlik edenler ise otuz iki küçük çocukla bir büyük aşk…

“Duyduğu ilk Kürtçe kelime ‘gel’ anlamına gelen ‘were’ imiş.
Kafası karışmış önce, sormuş kendi kendine: “Ne yani, burada insanlar, anlamadığım bir dilden mi konuşuyor?” Anlamamaktan dolayı tuhaf bir kızgınlık duymuş. “Birkaç saat önce yerliyken birkaç saat sonra yabancıydık; aynı ülkenin sınırlarında. Sırf insanlar anadillerini konuşuyorlar diye…” diyor ve itiraf ediyor: “Dilin yoksa yalnızmışsın meğer.”

Türkçe bilmeyen çocuklar ve Kürtçe bilmeyen öğretmenler

filiz_aygunduz2

Fotoğraf: Fulya Atalay (1995)

Gözler anlaşmış çoğu zaman: “Çocuklar dili öğrenene kadar, öğretmenin yüz ifadesinden çıkarmaya çalışır ne anlattığını. Öğretmen de onların yüzlerine bakarak… Bu yol duyguları anlamak içindir daha çok; kızdı mı, sevindi mi, mutlu mu, sıkıldı mı, üzgün mü… Bir de tabii, her iki dili bilen ‘çevirmen’ öğrenciler vardır; öğretmenle çocuk arasında köprü kuran.”

Kürt halkıyla, Kürt sorunuyla ve aslında aşkla da gerçek anlamda tanışmasını kağıta döken Aygündüz’e kitapla ilgili nasıl tepkiler aldığını soruyorum…

“En çok duyduğum “Çok ağladım” oluyor. Hiçbir dil oyunu yapmadan, yorumsuz, olduğu gibi yazdım. Birçoğu gerçek olan karakterlerim kendi kendilerini anlattı aslında. Onların samimiyetindendir diye düşünüyorum.” diye cevaplıyor…

Cemal Süreya’nın bahsettiği gibi; yazmak, daha çok hayran olabilen, şaşırabilenlerin işi, sizi de bu serüvene çeken Diyarbakır’da yaşadığınız şaşkınlıklar, o çocuklara duyduğunuz hayranlık belki, ne dersiniz?

Genel olarak yazmak, kelimelere duyduğum hayranlıkla ilgili. Ama bu kitap özelinde konuşursak, “Kaç Zil Kaldı Örtmenim”i yazma serüveni daha ziyade ‘teşekkür’ ve ‘özür’ duyguları arasında geçti. Bana sadece 1 yılda bir sürü şey öğreten Diyarbakır’a ve çocuklara teşekkür; onları bırakıp dönmek zorunda kaldığım için de özür…

Peki, döndüğünüzde iyi ve kötü haberleriniz var mıydı?

Döndüğümde iyi haber, insanın her koşula uyum sağlayabilecek kadar güçlü bir yapısı olduğuydu. Hayatta kalmaya ayarlı olduğu… Kötü haber ise, kendi ülkemin güneydoğusundaki o hiç bilmediğim hayatın değişmesi için uzun zamana ihtiyaç olduğunu kavramamdı. Umutsuzluktu. Ama son birkaç yıldır biraz daha umutlu bakıyorum.

Her şeyin uçlarda yaşandığı bir şehir Diyarbakır hiç kuşkusuz, sizin Diyarbakır’ınız? 

Şefkatinden sual olunmaz, sevdiğim, saygıda kusur ederim diye çekindiğim bilge bir aile büyüğü.

Diyarbakır’da biriktirdiğiniz anılar, acılar sonrası İstanbul’a alışmanız kolay oldu mu?

Zor olan, gördüğüm gerçeğin sertliğiyle, İstanbul’da kaldığım yerden devam etmekti. Yazarak tamir etmeye çalıştım kendimi. Bir gün işe yarayacak, insanların insanları ‘görmesini’ sağlayacak bir kitap yazabilme umuduyla… Umarım becerebilmişimdir.

İnsanların insanları görmesi dışında belki de sizin kitabınız birilerinin hayatını değiştirdi veya değiştirecek, kim bilir?

Hayat değiştirmek çok iddialı bir söz… Ama birçok kişiden, meseleye ‘bakış açılarının’ değiştiğine dair geri dönüşler aldım.

Birbirimizi ne kadar tanıyoruz?

Birbirimizi kendi bilgilerimiz kadar ve onların üzerinden tanıyoruz. Bunu, romanımla ilgili çıkan yazılar sırasında bir kez daha fark ettim. Aynı roman, bir yazarın köşesinde ‘iki dil bizi böler’ düşüncesine, bir başka yazarın köşesinde ise tam tersi görüşe referans olarak gösterildi. Biri Mehmet Hoca karakteriyle, varsa eğer, tanışmak isterken öteki ondan nefret etti. Herkes tanıdığı Kürt halkına ve Kürt meselesiyle ilgili sahip olduğu referanslara göre yorumladı kitabı. Bu yorumlar arasındaki uçurumlara bakınca çok da emin olamıyorum birbirimizi tanıdığımızdan. Aynı şey Kürtler için de geçerli. Romandaki ana karakter de epey zorlanır, başlangıçta yaşadığı ‘biz’, ‘siz’ ayrımı nedeniyle… Özetle karşıklı bir tanımama sorunumuz var.

Peki, bir anlama kültürü için daha çok bekleyecek miyiz? Bu olupbitenler (bitemeyenler) sizi nasıl etkiliyor?

Anlamak için önce anlamaya gönlü olmak lazım. Böyle bir gönüllülüğümüz var mı? Öte yandan önyargılarımız var; onları bırakmaya hazır mıyız? Alışık olduğumuz zihinsel kalıplar güvenlidir. Değiştirmeye cesaretemiz var mı? Bana göre ‘anlamak’ bu sorulara verilecek üç evetten geçiyor. Siyaset diliyle yapılan öfkeli tartışmalar üzerinden bu evetleri söylemekse o kadar kolay değil. Hikayelerimizi birbirimize anlatmalıyız diye düşünüyorum. Dinlersek, anlarız…

12 Eylül Darbesiyle hesaplaşamamış bir Türkiye’den sesleniyorsunuz. Buradan bakınca yazın dünyamızdaki sesleri, yazarlarımızın duruşunu nasıl değerlendirebiliriz? 

Gür ve sağlam sesler var elbet; ama bu bağlamda daha ziyade ağır bir ‘sessizlik’ hakim yazın dünyasına. Hayatı darbelerle sekteye uğramış ülkelerin edebiyatları böyle netameli hesaplaşmalar sözkonusu olunca belki de o kadar hızlı koşamıyordur. Yorgundur belki de.

Son otuz yılın toplum yaşamında önemli etkileri var. Bunlardan biri olarak günlük yaşamımızda kitap, şimdi nasıl bir rol oynamakta? Okumaz mı olduk? 

Okumuyoruz diyemem. Ama okuma nedenlerimiz ve okuduklarımız değişti. 30 yıl önce daha çok zamanımız vardı, oyuncaklarımız azdı ve her şey bu kadar hızlı değildi. Seçiçi bir okur grubunu dışarıda tutarsak, zamane okumaları bugünün hızına paralel gibi geliyor bana. Bir solukta tüketmek, satır aralarıyla ilgilenmemek…

Güncel gelişmeler (yazarken ve konuşurken) dilde ve belki sanatta da daha özgür olabilme sonucunu doğurdu mu? 

Hala roman karakterlerini, romanları mahkeme salonlarında tartışıyoruz. Edebiyat olduğu bilirkişilerce onaylanmış kitapların müstehcenliği üzerine görülen davalar oluyor; yayıncısının bilmem kaç yıl hapisle yargılandığı… 301 örneklerini, korumalarla gezen çağdaş Türk edebiyatının yazarlarını da hatırlarsak, yazarın, Türkiye’de yazar olmak nedeniyle, kendine farkına vararak ya da varmayarak uyguladığı bir otosansür olduğunu düşünüyorum. Ama öte yandan son birkaç yıldır biraz daha rahat nefes alınabiliyor bu konuda…

Türkiye ile ilgili sizi en çok ne dertlendiriyor? 

Giderek yayılan ve yoğunlaşan bir nefret dili var. En çok da bunu dert ediniyorum. Birbirimizin hikayelerini dinlemeden, önyargılarımız üzerinden sözlü bir şiddet uyguluyoruz. Eskiye oranla daha rahat konuştuğumuzdan, o konuşmalarda bunu daha iyi görebiliyorum.

Son soru: “Kaç Zil Kaldı Örtmenim?”i film olarak da izleme şansımız olur belki, ne dersiniz?

Ne diyebilirim? Sevinirim.

filiz_aygunduz

Filiz Aygündüz, 1971 yılında İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Matematik bölümü mezunu. Çeşitli liselerde matematik öğretmenliği yaparken, Topaz, Go, Cosmopolitan dergilerinde serbest muhabir olarak çalıştı.

1995 yılında Duygu Asena’nın çıkardığı kadın dergisi Kim ve kültür sanat dergisi Negatif’e yazmaya başladı. 1999 yılında öğretmenlikten istifa etti. Aynı yıl, Asena’nın dergileri kapandıktan sonra Milliyet gazetesi kültür sanat servisinde ve Milliyet Sanat dergisinde muhabirlik yapmaya başladı.

2007 yılında Milliyet gazetesi kültür-sanat servisi müdürü oldu. Milliyet Sanat dergisinde muhabirlik, editörlük, yayın koordinatörlüğü görevlerinde bulunduktan sonra 2008’de derginin genel yayın yönetmenliğine getirildi.
Halen Milliyet gazetesi kültür-sanat servisi müdürlüğünü, Milliyet Sanat dergisinin ve Milliyet gazetesinin çıkardığı aylık kitap eki Milliyet Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini yapıyor.

(Turkish Journal)

Become a patron at Patreon!