KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni Funda Şenol Cantek ile söyleşi: “Siyaseti, sokağı, başka meslekleri, mücadele ve çalışma alanlarını ihraçla birlikte öğrendim”

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan Barış Akademisyenleri, 2017 yılında Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile üniversitelerden ihraç edildi. Olağanüstü Hal (OHAL) İnceleme Komisyonu, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali kararlarına rağmen Barış Akademisyenleri’nin başvurularını reddediyor. 686 No’lu KHK ile Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki görevinden ihraç edilen Funda Şenol Cantek ile yaklaşık beş yıllık süreçte yaşadıklarını konuştuk.

Size dair bir kitap yazılsa, geçen beş yıl nasıl bir başlıkla ele alınırdı? 

Başka Alemlerin Keşfi olurdu sanırım. Bir tek ben değil, birçok muhreç akademisyen için akademi dışında bir mesai, başka meslekler öğrenmek için çabalamak, yeni bir iş alanında kendini geliştirmek ve kabul ettirmek için uğraşmak çok yeni tecrübeler. Ne kadar akademi siyasetle, sokakla hep omuz omuza gitmiş olsa da benim için, bunlar yine akademik tartışmanın, yazımın, analizin konusu olmuş çoğunlukla. Siyaseti, sokağı, başka meslekleri, mücadele ve çalışma alanlarını ihraçla birlikte öğrendim. Yakınlaştım. Mesela önemli bir kısmımız gazeteduvar ve başka mecralarda yazmaya, genel okura hitap eden yazılar kaleme almaya başladık. Bu da yeni bir tecrübeydi. Ne kadar aksi için uğraşsak da akademinin fildişi kule olma özelliği var. 

Akademiden sonra hayatın böyle bir kazanımı da oldu benim için.

O yıl görüştüğümüzde, “İlk iki KHK ile ihraç edilen arkadaşlarımızın odalarını toplarken, onlarla vedalaşırken çok ağlayıp üzüldük. Bir avuç insandılar, ama sonra toplu olarak atılınca, inanılmaz rahatladık ve üzüntüden çok öfke doluyuz. Bir de, arkamızda bıraktığımız şey artık bir akademi değil, dört duvar. Akademi bizimle birlikte sokağa yayıldı. Bu da onlara dert olsun.” demiştiniz. Dert olmuş mudur? 

Bence olmuştur. Çok daha görünür, daha fazla insana ulaşan, daha faal insanlar olduk çoğumuz. Biraz önce dediğim gibi kuleden indik. Hak etmediğimiz bir övgü sağanağı ile de karşılaştık. Neredeyse kahraman mertebesine yükseltildik bir kesimin coşkusuyla. Tıpkı bir başka kesimin marifetiyle vatan haini ilan edildiğimiz gibi. İkinci kesimin sesi zamanla azaldı. Ama bu ihraç edilen herkes için geçerli olmadı. Onu da hep akılda tutmak lazım. Yaşadığı yer, mensup olduğu topluluk, aile sebebiyle veya işbulamadığından bizlerden çok daha mağdur olan insanlar vardı. Özellikle de gençler. Hastalananlar, intihar edenler, kalıcı ruhsal hasarlar yaşayanlar oldu. İhraç dalgasından memurlar, öğretmenler, işçiler de nasibini aldı. Onlar arasında sembolik, hatta fiziksel şiddete maruz kalanlar vardı. Bazılarımız ihraç edilene kadar kendi alanımızda iyi kötü bir isim yapmıştık. Kitaplarımız, yazılarımızdan dolayı biliniyorduk. Bazılarımızın çalışma alanları piyasada rağbet görüyordu. Ama akademik kariyerine yeni başlamış arkadaşlarımız yetenekli ve üretken olmalarına rağmen bu sevgi ve iltifat sağanağından o kadar nasiplenememiş olabilirler. Bunlara dair fikrim afaki değil. İhraçlardan hemen sonra 2017’de KESK’in organize ettiği bir İhraç Kurultayı yapmıştık. O kurultay için Türkiye’nin her yanından muhreçlerle görüşmeler, yazışmalar yapıldı ve mağduriyetler kayıt altına alındı. Bedensel ve ruhsal sağlığını kalıcı olarak yitiren birçok insan vardı. Ve üstelik sadece kendileri değil aileleri de mağdur olmuştu. Yahut aileleri tarafından mağdur edilmişlerdi. Bu konuda daha ayrıntılı bir şeyler öğrenmek isteyenler şu linke tıklayarak kurultay raporuna ulaşabilirler: http://www.kesk.org.tr/wp-content/uploads/2017/06/OHAL-KHKrejimi_ihracKurultayi.pdf

Ama hemen şunu da eklemek isterim. Bizden sonra akademi bitti, çöktü demek büyük haksızlık olur. Hala üniversitelerde mücadele eden, öğrenciler için sağlam durmaya çalışan, dayanışmacı arkadaşlarımız var. Türlü tehditlere, mobinge ve sosyal dışlanmaya maruz kalarak yaşıyorlar. Buna rağmen hala bizi dert ediyorlar. Kendi dertlerinden konuşmak bile istemiyorlar. 

Ayrıca, şunu da son zamanlarda çok dert ediyorum: biz bir bildiri imzalayıp somut bir adım attığımız ve bu adım çok ses getirdiği için ihraç edildik. Ve bunun bir politik bağlamı vardı. O yüzden sahiplenildik. Hiç unutulmadık. Fakat yine politik duruşu sebebiyle veya haksızlıklara, kayırmacılığa karşı çıktığı için; bazen de yerine bir yandaş istihdam edilsin diye sözleşmeleri sessiz sedasız feshedilen görünmeyen işsiz genç akademisyenler var. Onların da sesi duyurulmalı. Onların günün birinde geri dönmeleri bizden zor görünüyor. 

Yapılanın Türkiye akademisinde uygulanan  bir itibarsızlaştırma ve edilgenleştirme politikası olduğunu düşünüyordunuz, biraz açar mısınız? 

Ben 16 yıl sağcıların hakim olduğu ve sonra kendisine demokrat diyen ekibin daha beter uygulamalar yaptığı Gazi Üniversitesi’nde çalıştım ve sistematik mobinge uğradım. Nihayet oradan canımı kurtarıp Ankara Üniversitesi’ne geldiğimde, ufak tefek gerilimlere rağmen, katılımcılığın önemsendiği, özlük haklarına itina gösterilen, akademik hiyerarşinin gerektiğinde ortak bir mücadeleyle bertaraf edilebildiği “böyle bir çalışma ortamı da olabiliyormuş” diye düşünmüştüm. Sonra orada da işler değişmeye başladı. Yönetim değişti, “tarafını seç” yaklaşımı hakim oldu. Asistan alımları, ders ve tez dağılımı gibi konularda üstünlüğü ele geçirmeye çalışan hocalar, öğrenci üzerinde tahakküm kurmaya çalışan hocalar, özlük haklarını hiçe sayan bir yönetim vb. Ben de o dönem, yine atama, yükseltme ile ilgili sorunların tartışıldığı bir toplantıda, asistanlara haksızlık yapılması üzerine “Burası da Gazileşiyor, sanırım giderek tüm akademi Gazileşecek” demiştim. Maalesef bu karanlık öngörü doğru çıktı. Otoriter rejimlerde akademide kayırmacılık, disiplin, otorite, tek seslilik çok kullanışlıdır. Akademi uzman kabul edilen kişiler aracılığıyla iktidarın borazanlığını yapar. Bilgi üretimi ve yayılması kimsenin umurunda değildir. İtaatkar olmak ve muktedire alan açmak önemlidir. Şimdi bunun için daha fazla imkan var. Meydanı boş buldular akademiyi yönetenler. Sonuca etki edemese de mücadele eden kişiler dışarı atılınca bu politika rahatlıkla yürütülüyor. Ama tekrar hatırlatayım, “içerde” olup bir onur mücadelesi veren akademisyen arkadaşlarımızın hakkını teslim edelim. Onların işleri zaman zaman bizimkinden zor. 

OHAL Komisyonu pek çok  Barış Akademisyeni gibi sizin başvurunuza da ret kararı verdi geçenlerde. Şaşırdınız mı? 

Hiç şaşırmadım. Aksini beklemiyordum. Hatta bizi birbirimize düşürmek için birkaçımıza kabul verirlerse ne yaparız diye endişe ediyorduk. Her gün gerginlik içinde açıp bakıyorduk komisyonun sayfasına. Neyse ki böyle bir şey olmadı. Neredeyse hepimiz red alıp rahatladık.

Ülkenin son yıllarda pek ışıltısı yok malum, şu sıralar moraliniz nasıl? 

Senin de dediğin gibi kolektif bir depresyon yaşıyoruz. AKP’ye oy verenlerin bile aynı ruh halinde olduklarını düşünüyorum. Bu kadar derin bir yarılma süreci incelikle işlendikten sonra hiç kimse huzurlu olamaz. Husumet, saldırganlık insanın kendisine de zarar veriyor bence. Rövanşizmin yarattığı hırs sönümlenince, bir yerden sonra zafer sarhoşluğundan çabuk ayılmanıza da sebep olabilir. 

Sabırla sabırsızlığın bir karışımı var sanki sizde? 

Valla çok güzel tespit etmişsin. Hem memleketin genel durumu, hem de bireysel koşullarım beni bazen isyana sevk etse de, diyorum ki kendime: sadece benim hayatımda değil, önceki kuşakların hayatlarında da travma eksik olmadı bu memlekette. Kaç darbe, kaç ekonomik kriz, sürekli enflasyon, antidemokratik uygulamalar, ayrımcılık, kolektif bilinçaltımızın karanlık dehlizleri… Psikiyatrlar, psikologlar “acıları yarıştırmayın” derler hep ama bizden daha zor durumdaki insanları düşünmeliyiz bence. Cezaevlerinde rehin tutulanları, işsizleri, sistematik şiddete maruz kalanları. Dayanışma her zaman en iyi çıkış yolu bizim gibi insanlar için diye düşünüyorum. İnsan insanın acısını alır ve tabii kurtuluş yok tek başına.

Çevrenizdeki akademisyenlerin ruh halini nasıl tasvir edersiniz?

Çoğu benim gibi. Delirmemek ve suyun üstünde kalmak için sürekli çalışıyoruz. Sesimizi ve başka mağdurların seslerini birçok kanaldan duyurmaya çalışıyoruz. Çoğumuz hak temelli çalışmalar yapan stk’larda çalışıyor. Mağduriyetleri görünür kılmak için savunuculuk çalışmaları yapıyoruz. Bir yandan da başka ortamlarda dersler, seminerler, konferanslarla akademisyenliği de sürdürmeye çalışıyoruz. Artık alıştık da durumumuza. Gamlı baykuş değiliz yani çoğumuz. Güçlü hissediyoruz.  Çünkü haklıyız. Pişman da değiliz tabii. 

Türkiye’de yaşamak konusunda ara ara bağlarınızın zayıfladığını düşünüyor musunuz?

Hem de nasıl. Ama gitmeyi hala düşünmüyorum. Her şeyden önce genç bir oğlum var. Onun hayatını köklü biçimde değiştirmek konusunda tek başıma karar veremem. Ama burada kalıp mücadeleye buradan devam etmek bana daha uygun bir yaklaşım. 

Yarına dair umutlu musunuz?

Umut, olmadığını sandığınız bir anda bile vardır bence. Yaşamaya devam etme gücü verir. Ama yarına dair bir duygu umut. Ben güncel bir dayanak olarak neşeyi öneriyorum. Eduardo Galeano’nun da isabetle vurguladığı gibi, neşe elemden daha fazla cesaret gerektiriyor.