Siyaset bilimci Doç. Dr. Evren Çelik Wiltse ile söyleşi: “Salgın sonrası ‘yeni normal’in, nüfusun aşırı yoğunlaştığı metropollerden orta ve küçük ölçekli yerleşim yerlerine doğru bir geçiş sağlamasını umuyorum”

Güney Dakota Eyalet Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Siyaset Bilimi Program Direktörü Doç. Dr. Evren Çelik Wiltse ile koronavirüs salgınının toplumsal ve siyasi sonuçları üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşi.

Öncelikle, nasıl gidiyor karantina?

Yükseköğretim sektörü olarak nispeten şanslıyız kanaatindeyim. Uygulamalı alanlar dışında pek çok disiplinde bir haftada tamamen çevrimiçi eğitime geçiş yapabildik ABD’de. Mayıs başı zaten dönem bitiyor, finaller başlıyor. Yani ilk etabı neredeyse bitirdik sayılır. Tabii yüz yüze eğitimle eşdeğer olmasa da, hâlâ işimizi yapabiliyoruz. Ufak değişikliklerle eğitimi kesintisiz devam ettirebildik. Öğrenciler dönem kaybı yaşamadılar. 

Turizm sektörü, havayolları, tekstil, imalat, otomotiv gibi pek çok sektöre kıyasla eğitimde kriz daha hafif hissediliyor. Ancak bizim de herkes gibi en büyük endişemiz kriz ne kadar sürecek? Uzun vadede bir çözüm olmazsa bizim sektörün tamamen altüst olması sözkonusu. 

Böylesi insanlık çapında bir meseleyi bir siyaset bilimci nereden başlayarak okur, tartışır?

Siyaset bilimciler uzmanlık alanlarına göre farklı konulara dikkat çekiyorlar. Devlet ve demokrasi konularına yoğunlaşanlar, farklı siyasi sistemlerin verdikleri farklı tepkileri kıyaslıyor doğal olarak. Otoriter ülkeler nasıl tepki veriyor? Demokratik olanlar nasıl müdahalelerde bulunuyor? Hangi siyasi rejim daha şeffaf veri akışı sağlıyor, Çin’e ne kadar inanalım/güvenelim gibi tartışmalar var.

Ekonomi-politik konularına yoğunlaşanlar krizin bir kapitalist üretim-tüketim krizi olduğunun altını çiziyor. Çevrecilerin tepkileri ise “Biz söylemiştik, yaygın iktisadi model asla sürdürülebilir değildi, işte patladı” minvalinde. 

Bir de kamu yönetimi ve sosyal politikalar çalışan ekipler var. Onlar da farklı ülkelerdeki sağlık politikalarının kriz karşısında performansını değerlendiriyor. ABD mayıs başı itibarıyla 60 binin üzerinde ölüm vakasıyla bu ekibin en sert eleştirdiği ülkeler arasında. Buna karşılık Yeni Zelanda, Almanya, Finlandiya, Norveç, İzlanda ve Tayvan gibi kadın liderlerin işbaşında olduğu ülkelerin krizle mücadelede çok daha başarılı olduğu dile getiriliyor. Kadın liderler kriz patlak verir vermez yurtdışından vatandaşlarını geri getirdiler, son derece kapsamlı işsizlik sigortalarını yürürlüğe koydular ve periyodik olarak net/şeffaf bilgi vererek kamuoyunda güven ve bilinç sağladılar. Buna karşın aşırı yüksek egolu, medyatik bazı erkek liderlerin hakikaten çok kötü performansı sözkonusu. İlk üçte Donald Trump, Boris Johnson ve Jair Bolsonaro’yu rahatlıkla sayabiliriz. Bu liderler salgını küçümseyerek, yok sayarak hem kendi sağlıklarını hem de toplumlarını ciddi tehlikeye attılar. Johnson kendisi hasta olup yoğun bakımda yattı. Trump neredeyse 30 milyonun hiçbir sağlık güvencesi olmadığını bile bile bu konuda tek adım atmıyor. İnsanların gözünün içine bakıp çamaşır suyu içmelerini önerdi! Bolsonaro “ufacık grip” diyerek önlem almayı reddettiği için vatandaş kendi göbeğini kendi kesiyor. Valiler merkezi hükümeti dikkate almayıp sokağa çıkma yasakları başlattı. Çok enteresandır, Rio’nun bazı mahallelerinde hâkim olan uyuşturucu kartelleri bile sokağa çıkma yasağı uyguluyor. Karteller kamu sağlığı konusunda Bolsonaro’dan daha hassas! 

Siyasi otorite ve bilimsel otorite arasında kalındığını düşünüyor musunuz?

Postmodern dostlarım affetsin, ben hâlâ moderniteyi ve rasyonaliteyi kıymetli bulanlardanım. Tabii ne modernite ne de bilim her soruya tek bir cevap verip işin içinden çıkmıyor, çıkamıyor. Çünkü hem bilmediğimiz pek çok değişken var hem de farklı durumlarda farklı öncelikler olabiliyor. Ancak, bu kadar büyük ölçekte bir sağlık sorunu varken siyasi önceliklerin toplum sağlığının önüne geçmesi, iyi siyasetçilerin değil bencil siyasetçilerin habercisidir. Örneğin mayıs başında ABD’de ölenlerin sayısı Vietnam Savaşı’nda ölen Amerikalı askerlerden fazla. Vietnam Savaşı uzun yıllar sürmüş ve ABD için bir dönüm noktası olmuştur. Vietnam yüzünden ülkede askerliğin yapısı tamamen değişmiş, her erkek için zorunlu celpten gönüllü orduya geçiş yapmışlar. Şimdi iki ayda Vietnam kadar kayıp verildi. Oysa Başkan Trump sonbahardaki genel seçimler için telaşlanıyor, ekonomik göstergelere makyaj yapma derdinde. 

Kanaatimce ideal olan, atanmış olsun, seçilmiş olsun siyasi otoritelerin de, bilimsel otoriteler gibi rasyonel, veriler ışığında toplum için optimum sonucu almaya çalışması. Ancak burada maalesef her iki tarafta da, bilimde de siyasette de sapma var. Siyaset kısa vadede kendi rant kapısını gözetiyor: “Alacağım kararlar kısa vadede beni seçenlere dokunursa seçilemem, o yüzden acı reçeteyi uygulamayayım’’ diyen lider çok fazla. 

Buna karşılık bilimsel otoriteler de kimi zaman iktisadi veya siyasi erklerin dümen suyuna girebiliyor. Öncelikleri kamu yararı değil kendilerine hükmeden bu grupların tercihleri olabiliyor. 

Oysa bilimsel otoritelerin de adeta mahkemeler gibi çalışma ve karar verme süreçlerinde her türlü dış etkiden azade olmaları gerek. Bağımsız, veriler ve kendi iradeleri ile sonuca varabilmeleri, bulgularını çekincesizce açıklayabilmeleri çok önemli. Örneğin sağlık çalışanları bugün ne kadar özgür? Çin’de ne kadar özgürler? New York’ta intern doktorlar isyan ettiler, korkunç ağır şartlarda çalıştıkları için. Onları ezen kim? Çoğu doktor hastane idarecileri, üst yönetim! Yani pek çok yerde bilimde de ciddi yapısal sorunlar var. 

Yaşadığınız eyalet Güney Dakota’da bir domuz mezbahasından yayılan enfeksiyon haberleri ürkütücüydü. Şirketin personeli korumak için ne yaptığı hakkında sorular devam ediyor. Sizin konu üzerine duyduklarınız neler?

Tarım ve hayvancılık benim çok önem verdiğim bir sektör. Hem özel sebeplerden hem akademik sebeplerden yakından ilgileniyorum. Güney Dakota yüzölçümü olarak Türkiye’nin yaklaşık dörtte biri büyüklüğünde. Ama nüfus bir milyon bile değil. Yani yoğunluk çok düşük. Bu da koronavirüs krizi döneminde bizim için avantaj oldu. Büyük şehirler çok ciddi tehlike yaşarken bizde o oranda bir risk olmadı. Ta ki Smithfield fabrikasında kriz patlak verene kadar. Smithfield günde yaklaşık 19 bin domuz işleyebilen bir mezbaha-fabrika. 3 bin’den fazla işçi çalışıyor, 24 saat kesim ve paketleme yapılıyor. 2013 yılında firma Çinliler tarafından satın alınmış. Ondan sonra fabrikada normal mesai haftada beş günden altı güne çıkmış. 

Genel olarak bu sektöre bakarsak, ABD’de artık et kesim, işleme ve paketleme o kadar büyük ölçeklerde yapılır hale gelmiş ki, bir tek işletme aynı günde onbinlerce hayvanı işliyor. Bu tabii çok büyük hayvan konsantrasyonu demek. Binlerce hayvan, özellikle büyükbaş aynı yere geliyor, besleniyor, kesime hazırlanıyor. Bunların atıkları ciddi çevresel kirlenmeye yol açıyor. 

İkincisi, bu büyük fabrika-mezbahalar yaygınlaştıkça, sendikaların da güçlerini kırdıklarını görüyoruz. Bu sektörde çalışan işçilerin hemen hepsi göçmen, azınlık, hatta bazıları yasal çalışma belgesi bile olmayan işçiler. O nedenle uzun çalışma saatlerine, ağır iş yüküne boyun eğmek zorunda kalıyorlar. 

Tekrar Smithfield örneğine gelirsek, bu fabrikada işlenen etlerin büyük kısmı Çin’e ihraç ediliyor. Krize rağmen fabrika üretimi azaltmıyor. Bilakis fazla mesai yapan işçilere 500 dolar bonus öneriyor. İnsanlar 12-14 saatlik vardiyalarda, birbirlerinden yarım metre aralıkta kan ter içinde kesim yapıyorlar. Maske yerine saç ve sakal filesi verildiğini, hafta sonu detaylı temizlik yapılacak denmesine rağmen doğru dürüst dezenfektan bile kullanılmadığını söylüyor işçiler. Sonunda, evlerinde ateşler içinde yatan bazı işçilerin çocukları yerel gazetenin anonim ihbar hattını arayıp durumu dışarı sızdırıyor. Birkaç haftada Smithfield kaynaklı yüzlerce koronavirüs vakası çıktı ve sonunda fabrika geçici olarak kapatıldı. Ancak buradan yayılan vakalar eyaletteki tüm vakaların yarıdan fazlasını oluşturdu.

Tek bir işletmenin önlem almadan, gözü kara üretime devam etmesi, tüm eyaletin başına bela oldu. Haberi ilk yazan yerel gazeteci bizim mezunlarımızdan. Hastalanan işçilerden bazılarının çocukları bizim öğrencilerimiz. Birinci nesil göçmenler ile ikinci nesil arasındaki fark hakikaten çok büyük. Çocuklar çok daha bilinçli. Haklarını daha iyi biliyorlar. Dile hakimler. Aileleri adına mücadeleyi onlar veriyor. 

Trump destekçileri karantina tedbirleri kaldırılsın diye devlet binalarını basıyor. Daha yeni, ABD’de işçi bayramında Nazi sloganları ile insanların fotoğrafları dolaşıyordu sosyal medyada. Nasıl okumalı bu durumu? 

Bu durum biraz önce konuştuğumuz siyaset ve bilim makasının aşırı açılması, toplumun her kesiminin makul bulduğu ortak zeminin eriyip bitmesinin bir göstergesi. İdeoloji bazı insanların gözünü o kadar kör etmiş ki, “Arkadaşım, bak ölebilirsin” dediğinizde bile hâlâ bunun doğru olabileceğine kanaat getirmiyor. Ancak ABD 300 küsür milyonluk bir ülke. Aşı karşıtları gibi bu koronavirüs tedbirleri karşıtı camianın da fazla yüksek oranda olduğunu sanmıyorum. Sadece sesleri çok yüksek çıkıyor. Bir de silahlı külahlı sağda solda şov yaptıkları için, olduklarından daha güçlü görünüyorlar. İçlerinde hastalığı kaptığı anda nedamet getiren çok. 

Bu salgın krizi insanlığın bugüne kadar elde ettiği tüm toplumsal ilerlemeyi nasıl etkileyecek dersiniz? Virüsle ilgili yapılan hangi komplo teorilerine rastladınız? Düşman kim?

Bu iki sorunuzu birlikte ele almak isterim. Örneğin, kriz patlak verdiğinde Trump “Vuhan virüsü, Çin bunu başımıza musallat etti!”dedikten sonra burada Asya asıllı vatandaşlara veya öğrencilere, turistlere ciddi ırkçı saldırılar oldu. 

Küreselleşme, ama iyi ama kötü, bir uluslararası hareketlilik, karşılıklı iletişim ve nispi tolerans yaratmıştı. Komplo teorileri ise zaten hep alıcısı olan, tehlikeli bir sorun. Liderlerin koronavirüs hakkında bu tarz sorumsuz açıklamaları da tuz-biber oluyor. Pek çok alakasız, masum insan için hayat çekilmez oluyor bir anda. Üstelik ABD’deki nüfustaki ortalama değerlere bakarsanız Çin, Japonya, Kore, Vietnam gibi Uzakdoğu asıllı grupların eğitim ve gelir seviyesi ortalamadan daha yüksektir. Bir anda hedef tahtasına oturdular ve ırkçı tacizlere maruz kaldılar. 

Son olarak “Yok efendim virüs laboratuvarda üretildi, aslında Çin üretti, yok asıl ABD üretti Çin’i baltalamak için, önceden simülasyonunu bile yaptılar vs.” diye spekülasyon yapanlara sözüm şu olur: Kim ürettiyse üretti. Şu anda enerjimizi geri dönük buna harcamanın ne faydası olacak? Hangi derdin dermanı bu komplo teorileri? Yaşlılar, sağlık personeli, hatta çocuklar patır patır ölüyor. Enerjimizi derman aramaya harcamalıyız kanaatimce. Geriye dönüp suçlu aramak yerine, ileri bakıp çözüm aramalıyız. 

Tanıl Bora, geçenlerde Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtlarken bu virüsün olağanüstü tüketim endüstrisinin çılgınca, ölçüsüz ve manasız işleyişinin, dünyanın talan edilişinin bir sonucu olduğunu ifade etti. Katılır mısınız? 

Tanıl Bora çevreci kaygıları olan kesimlerin eleştirisini dile getirmiş. Örneğin, ben Çin ve kalkınma üzerine çalışan bazı uzmanların Çin’in bu aşırı yüksek büyüme oranı iştahının adım adım bu krizi tetiklediğini okudum. Şöyle özetleyebilirim bu uzmanların görüşlerini: Çin, tarihsel olarak nüfusunu doyurma endişesi taşımış bir toplum. Özellikle milyonlarca vatandaşını kıtlığa kayıp verdikten sonra, 1970’lerde Çin Komünist Partisi besin üretimi üzerindeki tekelini kaldırıp tarımda serbest piyasaya, özel işletmelere izin veriyor. Halkın da bir şekilde kendisini doyursun diye yılan, kaplumbağa gibi vahşi hayvan çiftlikleri açmalarına izin veriliyor. Ancak ilk zamanlarda bunlar evlerin arkasında, sadece ailenin tüketimi için yetiştirilen vahşi hayvanlar. Envai çeşit ithal egzotik hayvan da yetiştirilmiyor. Bir milyara yaklaşan nüfusun protein ihtiyacı yüksek, ucuz hayvansal protein bulmak zor. O nedenle insanların vahşi hayvanlardan protein sağlaması bir yerde çözüm olarak görülüyor Komünist Parti tarafından. 

Fakat 1980’lerden itibaren geçen kanunlarla kurt, ayı, timsah gibi pek çok vahşi hayvan “doğal kaynak” statüsüne konuyor ve ticari olarak yetiştirilmelerine, satılmalarına izin veriliyor. Ölçek artık ev halkının arkada bahçede birkaç kaplumbağa yetiştirmesinin çok ötesinde. Derken 2000’lerde SARS krizi patlak veriyor. SARS’ın bu vahşi hayvanların canlı tutulup kesildiği büyük pazarlardan kaynaklandığı tespit edilince, Komünist Parti buraları kapatıyor ama maalesef bu önlem uzun soluklu olmuyor. Özellikle yeni zenginleşen kesimler, egzotik hayvan tüketmeyi bir statü sembolü olarak gördükleri için, bu pazarlar giderek yaygınlaşıyor. Kaplan, pangolin, timsah gibi nadir vahşi hayvanları tüketmek, sadece belli kesimlerin ayrıcalığı. Pazarlarda kafesler üst üste, hayvanlar satılana kadar canlı bekletiliyorlar, atıkları, kanları birbirine karışıyor.  Bu pazarların sayısı taleple orantılı olarak arttıkça, farklı hayvanlardan birbirine virüs geçme şansı, onlardan da evrim geçirerek insanlara atlama şansı artıyor. Kısacası doğayı aşırı derecede sömürme, normalde tüketilmeyecek hayvanları statü için tüketmeye çalışma, insanlığa ciddi bir sağlık krizi olarak geri dönüyor…

Dünya genelinde bakarsak, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” önermesini iyimser mi, karamsar mı algılamalı?

Ben ciddi bir reform ve dönüşüm olacağını umuyorum, ama bu yüzden karamsar olmak gerektiğini sanmıyorum. Bilim felsefesinin önde gelen isimlerinden Thomas Kuhn bilimin normal zamanlarda adım adım ilerlediğini söyler. Ama bazen de olağandışı gelişmeler olur ve büyük paradigmatik dönüşümler yaşanır. Belki de şu anda o büyük sistemsel/paradigmatik dönüşümü başlattık. Bilemiyorum. Ama sonuçta insanoğlu inanılmaz derecede engin bir adaptasyon yeteneğine sahip. Örneğin kuduz, ne kadar zor, çaresi zor bulunmuş bir hastalık. Geç kalırsanız zaten tedavisi de yok. Oysa Güney Amerika’da çok fazla yarasa çeşidiyle aynı ekosistemde yerleşik bazı topluluklarda insanların doğal olarak kuduza bağışıklığının olduğunu ortaya çıkardı bilim insanları. O nedenle kısa vadede büyük kayıplar versek de ben uzun vadede hem biyolojik olarak evrimsel bir adaptasyon yaşayabileceğimizi hem de siyasi, iktisadi ve sosyal yapılarımızı dönüştürebileceğimizi düşünüyorum. 

Korona sonrası dönemde, gözetim toplumunun, vatandaşın gönüllü katılımıyla kurumsallaşması tartışılıyor. Bu önümüzdeki yeni normallerden biri mi olacak? 

Sağlık nedeniyle insanların daha yakından takip edilmesi gerekebilir. Nitekim Güney Kore, Çin gibi bazı ülkeler bu gözetim uygulamalarını başlattı. Ancak bu ihtiyaç hasıl oldu diye, nefes almamız dahil tüm özel bilgilerimizi devlete teslim etmemiz, kendi isteğimizle bir Leviathan yaratıp ona biat etmemiz gerekmiyor. Bu kurumsallaşma farklı farklı çatılar altında gerçekleşebilir. 

Örneğin; biz sosyal bilimlerde geniş çaplı, binlerce insanla görüştüğümüz anketler yapıyoruz. Bu anketlerde insanlara son derece özel sorular soruyoruz: Gelirleri, siyasi düşünceleri, sevdikleri liderler, nefret ettikleri liderler, din, kürtaj, eşcinsellik hakkındaki düşünceleri. Bunlar hep çetrefilli konular. Ancak etik araştırma kriterleri gereği, bu bilgiler anonimleştiriliyor. Siyasi otoritelere sızdırılmıyor. Katılımcıların başına bir iş gelmiyor. Yani vatandaştan veriler toplanabilir ancak bunlar anonim olarak saklanabilir. Ancak ve ancak alarm veren, müdahale gerektiren vakalarda otoriteler haberdar edilir. Bilim insanları, üniversiteler, hastaneler ya da bağımsızlığı garantilenmiş ombudsman tarzı kurumlar bu veri toplama süreçlerinin sorumlusu ve deposu olabilirler. 

“Yeni normal” sizce ne olacak? 

Umarım “yeni normal”, dünyada nüfusun aşırı yoğunlaştığı metropollerden daha orta ve küçük ölçekli yerleşim yerlerine doğru bir geçiş sağlar. İnsanların doğadan bu kadar kopuk, bu kadar üst üste, konsantre, kısıtlı, beton alanlara hapsolması sağlıklı değil. 1980’lerde İstanbul’da var olan bostanlar, mesire yerleri şimdi tamamen yapılaşmış. Dünyada kişi başına düşen yeşil alanın en az olduğu metropollerden biri İstanbul. Diğer şehirlerimiz de daha iyi durumda değil. İstanbul’da yaklaşık 20 yılda 8 milyondan 16 milyona fırlamış nüfus. Bu artış aslında 16 milyonun da yaşam kalitesini düşürmek demek. Çünkü herkes kirli havadan, yoğun trafikten, hayat pahalılığından ve eriyip bitmiş toplumsal bağlardan mustarip. 

Peki biz neden Anadolu’da daha fazla cazibe merkezi orta ölçekli şehir yaratamıyoruz? Niye koca ülkedeki her 4-5 kişiden biri İstanbul’a sıkışmak zorunda? Ayrıca neden kırsal yaşam bu kadar olumsuz, çekilmez, kaçınılacak bir hayat tarzı? 

Açıkçası ben daha küçük, kırsal veya yarı-kırsal yerleşim yerlerine talep olmasını arzu ediyorum. İnsanların yediklerinin içtiklerinin farkında olması, doğa ile daha yakın temas edebilmesi, hatta besinlerini üretebilmesi büyük ayrıcalık. Hem akıl hem beden sağlığımız için daha fazla doğa gerekli. Ancak benimki sadece temenni. Yeni normal hakkında tahmin yapmak için henüz çok erken. 

Evren Çelik Wiltse kimdir?

Halen doçent ve siyaset bilimi program direktörü olarak ABD’nin Güney Dakota Eyalet Üniversitesi’nde çalışıyor. 

Lisans ve yüksek lisans eğitimini siyaset bilimi ve ve uluslararası ilişkiler alanında Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra doktorasını yine aynı alanda, Massachusetts Üniversitesi Amherst’de yaptı. Karşılaştırmalı siyaset ve uluslararası ilişkiler alanlarında doktora yeterlilik sınavlarını verdi. Meksika ve Türkiye’nin kalkınma ve demokratikleşme süreçlerini karşılaştırdığı doktora tezi kitap olarak 2015 yılında İngiltere’de yayımlandı (Democratic Reform and Consolidation: the cases of Mexico and Turkey). 

Türkiye’de Hacettepe ve TOBB-ETÜ üniversitelerinde hizmet veren Çelik Wiltse, 2012’den beri ABD’de, Güney Dakota eyaletinde akademik çalışmalarına devam ediyor. Dr. Lisa Hager ile birlikte dünyadaki kadın liderler üzerine yazdıkları kitabın 2020’de yayımlanması planlanıyor. Son dönemde araştırmaları tarım sektörü üzerine yoğunlaşmaktadır. Meksika, Küba ve Güney Dakota’da bu alanda projeler ve saha çalışmaları yürütmüştür. Yayınlanmış pek çok hakemli dergide makalesi ve kitap bölümü bulunmaktadır.