Geleceğin bilimi ile antik sporun buluştuğu isim: Burak Över

burak_over3En büyük hayali Arkeolog olmakken, biyoteknoloji ve özellikle genetik mühendisliği üzerine çalışıyor. Yaptığı işte San Diego’nun sayılı isimlerinden biri. Ayrıca, ABD’de polo oynayan lisanslı tek Türk olan Burak Över ile Turkish Journal için görüştüm. Kendisini dinledikçe genç yaşta edindiği mevkinin, başarının hiç de tesadüf olmadığını anladım… 

Burak Över, 1979 İstanbul doğumlu. Babasının Shell şirketindeki görevi sebebiyle seyahat etmeye çok küçük yaşlarda başlayan, üç sene ailesi ile Nijerya’da yaşayan, bir çok kişi için yurtdışı demek İngiltere, ABD demekken, lisedeyken World Wildflife Fund ve Lions programı aracılığı ile bir yazını Tanzanya ve Kenya’da geçiren. 17 yaşında Kilimanjaro’ya tırmanan, macera sever bir kişilik o. “Belki küçüklüğümden beri seyahat ettiğimden sürekli başka yerleri görmeyi istedim hayatım boyunca, başka yerlerde olmayı” diyor o günleri anarken.

En büyük çocukluk hayalinin ne olduğunu merak ediyorum… “Arkeolog olmaktı, antik şehirlere, tarihe karşı merakım vardı” diyor ve o merakının devam ettiğini söylüyor: “Eğer ki hayatta bir gün istediklerim olmazsa ve hiç birseyim kalmazsa arkeoloji okurum, biri beni bir kazı alanında işe alırsa da seve seve çalışırım” diyerek gülüyor. Diğer büyük hobisi ise zoolojiymiş, sizlerin de yakından tanıdığı Doç.Dr. Cağan Şekercioğu’nun dünyadaki kuşların yüzde 15’inin 2100 senesinde tükeneceğinin tespitinde bulunduğu projesinde bir sene kendisine yardım etmiş. “Şekercioğlu beni ornitolojiye soktu, Kaliforniya’da baya bir kuş gezisine çıktık onunla. Kendisine hayat boyu müteşekkir kalacağım o yüzden” diyor. Şekercioğlu ile tanışıklıkları Stanford dönemine denk geliyor.

Över, Alman Lisesi’ni bitirdikten sonra 1998’de Amerika’ya üniversite eğitimi için gelmiş, Stanford’da endüstri mühendisliği üstüne burslu lisans ve üstü eğitim almış, çalışma hayatına başlamış ama öğrenme tutkusu bitmemiş; UCLA’de yüksek lisans yapmış yeniden. Sekiz senedir biyoteknoloji ve özellikle genetik mühendisliği üzerine çalışıyor. İlk olarak, Monsanto’da çalışmış, sonra iki sene danışmanlık, ardından da şu an çalıştığı Illumina gelmiş. Illumina dünyanın en büyük DNA Sequencing ve DNA analiz teknolojileri şirketi. Oradaki sorumluluğunu şöyle anlatıyor: “Şu an yaptığım, Illumina’da yönetim kademesine özel projeleri (Operations, Supply Chain Management, Product Development, life cycle management) en yeni fikirlerle uygulamaya sokma ve bu fikirlerin üzerine process dizayn etmek, ayrıca yeni alınan şirketlerin Illumina’ya entegre edilmeleri ve Portfolio Management adı altında kurulan takımları yöneterek önümüzdeki bir kaç senenin teknolojilerini üst yönetime sunmak.”

Genetik konusunda müthiş hızlı gelişmeler olduğunu her daim okuyoruz, nedir durum? 

Son birkaç seneye bakarsak, özellikle DNA araştırmaları başdöndürücü bir hızla gelişiyor, örneğin bundan birkaç sene öncesine kadar bir insanın DNA haritasını çıkarmak ortalama birkaç milyon doları bulurken, 2010 itibariyle bu rakam 10000 Dolar altında. 2015’e doğruysa 1000 Dolar’a doğru geliyor, bunda tabii devrim niteliğinden yeni biyokimyasal teknolojilerin çıkması, optik alanındaki başdöndürücü gelişmeler ve Amerikan hükümetinin de katkısı yadsınamaz.

“Teknoloji gelişmesi ABD bazlı” diyebilir miyiz?
Kısmen diyebiliriz, teknoloji gelişmesi ve ARGE bugün yüzde 95 Amerika (ve özellikle Kaliforniya) bazlı, yüzde 5 de İngiltere ve Hollanda bazlı gelişiyor. Amerika’da geliştirilen ve satılan sequencer denilen mallar Çin, Japonya, İngiltere ve Amerika’nın akademik enstitütelerine ve genom merkezlerine satılıyor. Bu genom merkezleri, herhangi bir canlı (insan, hayvan, bitki) topladıkları DNA örneklerinin haritasını çıkarıp, belli bir nüfusa ulaşınca onla ilgili sonuçlara varıyorlar.
dnadna2Basite indirgemenizi rica etsem, insan DNA’sı hakkında bizi nasıl bilgilendirirsiniz?

Şöyle diyebiliriz: İnsan DNA’sı 3 milyar tane nucleotide adı verilen molekülün birbirleriyle birleşmesinden oluşur, işte A ile T, G ile de C birleşerek, double helix formunu oluştuyorlar, ama her insanda bu formasyon da belli farklar oluyor – bunlar da SNP (single nucleotide polymorphism) adı altında herkesin birbirinden farklı görülmesine veya başka hastalıklara yol açıyor. Hücrelerdeki DNA’nın parçası olan 30000’e yakın gen, Gene Expression adı altında aminoacid/protein üretimine yol açıyor, bu da zaten yaşam demek. Örneğin kanserli bir hücrenin DNA’sı kötü protein salgılanmasına yol açıyor, işte bu DNA sequencer sistemleri bunları en erken/hatta doğuştan itibaren anlamak için kullanılıyor. DNA sequencer sistemi 3 milyar nucleotide’in haritasını en kısa sürede, en doğru şekilde çıkartıp, bunu diğer DNA’larla karşılaştırır, mesela belli bir noktada aynı SNP’e sahip şahısların aynı hastalıklara yakalandıklarını gösterebilir. Bir bebek örneğin 2020’de kapsamlı bir population’la karşılaştırılarak doğar doğmaz kanser olup olmayacağını veya diğer kalıtsal hastalıklara yakalanacağını öğrenebilecektir ve yaşamını da ona göre yönlendirebilir, diyetine, tarzına dikkat ederek. Çünkü bugün en basitinden kanserden Amyotrophic lateral sclerosis (ALS)’e kadar bir sürü hastalık genetik faktörler yüzünden veyahutta DNA Methylation denen yaşam şeklinin DNA haritasına ve Gene Expression’a katkısı yüzünden ortaya çıkıyor.

Bu araştırmaların özellikle son 4-5 yılda dünyada korkunç bir hız kazandığını duymuştum. San Diego bu işin merkezi konumunda değil mi? 

Evet, San Diego, özellikle 1990’lardan beri hem supplier altyapısı, hem büyük ölçekli şirketlerin buradan çıkması (Illumina, Life Technologies, GenProbe), hem de biyoteknoloji dalında dünyanın sayılı kurumlarından olan UCSD’nin burada olması dolayısıyla bu işin dünya merkezi olmuş durumda.

Türkiye’de durum nedir?

Henüz Türkiye’de bu araştırmaların yapıldığı büyük ölçekli genetik merkezi yok.

Nedeni ne sizce? 

En büyük nedeni, daha genetik mühendisliği Türkiye’de çok yeni bir branş. üniversitelerde, know-how henüz yerleşmemiş. Bugün bir genetik merkez açılsa orada çalışabilecek nitelikli eleman sayısı çok minimum olur. Buna en güzel örnek Silikon Vadisi bence, Silikon Vadisi’ni dünyanın teknoloji merkezi yapan bir numaralı unsuru bölgedeki Stanford ve UC Berkeley üniversitelerinin oluşturduğu dünya çapındaki birikim ve nitelikli eleman fazlalığı. Mesela San Diego – ki demin de bahsettigim gibi biyoteknoloji konusunun dünyadaki bir numaralı merkezi şu an – üniversitesiyle, ögrenci-işveren ilişkisi yapısıyla, yerel yönetimlerin destekçi politikaları, şu anda içinde bulundurduğu şirketleriyle ve supplier altyapısıyla dört dörtlük işleyen bir sistem oluşturmuş. UC San Diego genetik konusunda dünya çapında bir okul olduğu için her hangi bir şirkete sürekli nitelikli eleman bulunup alınabiliyor. Onun dışında özellikle son beş senede Stanford ve Harvard gibi üniversitelerin önderliğinde genetik bilimi iyice ilerlediğinden, artık Amerika’nın her tarafından eleman akımı gerçekleşiyor San Diego’ya.

Peki, işten arda kalan zamanlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Çok uzun zamandır ata biniyorum, lisanslı polo oyuncusuyum. Sekiz senedir dalga sörfü yapıyorum, bir de golf oynuyorum dört senedir. Güney Kaliforniya tabii bunların yapılabilmesi için çok elverişli.

Hemen hemen bir çok sporu benim de denemişliğim var ama polo ilginç geldi. Bu spora ilginiz nasıl başladı?

Küçüklüğümden beri ata ilgim var, Türkiye’de ata biniyordum, üniversitede de birkaç ders aldım ama asıl ilgim Santa Barbara’da yaşarken başladı, orada Amerika’nın en büyük polo kulüplerinden biri olan Santa Barbara Polo & Racquet Club’de önce maç seyretmeye, sonra da ders almaya başladım. Ardından Orange County ve şu an yaşadığım San Diego’daki kulüplerde oynamaya devam ettim. Üzerine de handicap almaya başlayınca, şu an -2 den 0’a çıkan handicap’im, umarım kısa sürede daha da yukarıya çıkacak. Tabii benim en büyük şanssızlığım bu sporun hiç yapılmadığı bir ülkeden geliyor olmam, o yüzden görece olarak çok çok geç başlamış olmam.

Peki, handicap’ler neye göre veriliyor?

Handicap’i polo federasyonları oyuncunun ata hakimiyeti, oyunu okuyabilmesi, saha içi liderlik kabiliyeti ve katıldığı turnuvalardaki derecelere göre veriyor. Profesyonel olarak hayatını bu spordan kazanmayanlar hariç, bir oyuncunun 4 handicap’in üstüne çıkması neredeyse imkansız, zaten dünyadaki şu an 10000 civarı oyuncunun belki 10 da birinden azı 4 ve üzeri, profesyonel oyuncular sürekli dünyayı dolaşıp sponsorların takımlarında oynuyorlar.

Lisanslı polo oyuncusu başka Türk var mıdır? 

Amerika’da oynayan tek Türk olduğumu tahmin ediyorum, İstanbul’da bir polo federasyonu olduğunu duymuştum ama pek fikrim yok gerçi. Bir de bir kaç sene önce Ralph Lauren’in Türkiye’de takım kuracağını duymuştum, hatta saha filan arıyordu Aydın civarinda, ama sonra olmadı galiba.

Türkiye’de hiç polo takımı kurulmuş mu? 

1950’lerde Türkiye’de Ankara’da Muhafızgücü’nün takımı olduğunu biliyorum, ama sonra ilgisizlikten ve askeri yönetimden sonra kapanmış. O zamanlar Türkiye’de bu sporun yapılmasını düşünmek bile çok müthiş. Tabii atcılık Türkiye’de çok zenginlere hitap ediyor, keşke öyle olmasaydı…

Bugün polonun en çok oynandığı ülkeler hangisi? 

Arjantin, Amerika (özellikle Kaliforniya), Şili, Pakistan ve Mogolistan gibi ülkeler de atcılık artık kültürün parçası olmuş, zenginlerden uzaklaşmış, kovboy, gaucho gibi kendi kültürünü yaratmış, sadece İngiltere’de çok elit ve Kraliyet’le alakalı bir spor – belki de dünyada o şekilde zengin sporu olarak görülmesinin tek nedeni o, işte prenslerin gazetelerde çıkan fotoları filan. Güney Kaliforniya, Florida’dan sonra bu işin merkezi Amerika’da, hem finansal açıdan, hem de sporun yapılabileceği yer ve iklim açısından çok elverişli oynamak için. Florida, bu işin Arjantin’le beraber dünyadaki merkezi, orada daha çok dünyanın her tarafından gelen süper zenginlere hitap eden özel üye olunan kulüpler var. Kaliforniya’daysa atçılık çok gelişmiş olduğundan ve bir sürü kulüp bulunduğundan bir bakıma başlangıç için belki Arjantin’le beraber dünyadaki en elverişli yer.

Arjantin bu konuda neden önde? 

Arjantin, şu an polonun dünyada en iyi yapıldığı ülke, hem Patagonya’daki elverişli, sınırsız düzlükler, hem özellikle büyükbaş hayvancılığın geliştirdiği atcılık ve gaucho kovboy kültürü, hem de 1900’lerin başından itibaren ülkenin elit kesiminin spora yaptığı katkı, Arjantin’i dünyada tüm ülkelerden çok farklı kılıyor.

Bir polo takımında kaç oyuncu olur? 

4 oyuncu olur, genelde oyunculardan bir tanesi sponsor (ki bu oyuncunun handicap’i çok düşüktür), diğer üçüyse profesyonel oyunculardır, takımın toplam handicap’i tüm oyuncuların handicaplerinin toplamıdır, mesela bir takımdaki oyuncuların handicapleri -1, 0, 4 ve 5’se, o takımın handicap’i 8 dir, eğer bu takım toplam handicap’i 9 olan bir takımın karşısına çıkarsa 1-0 önde başlar maça.

En iyiler?

Dünyadaki en iyi 100 oyuncunun 75 civarı bugün Arjantinli’dir. Dünyanın en iyi iki takımı La Dolphina (Dünyanın en iyi oyuncusu Adolfo Cambiaso bu takımın oyuncusudur) ve Ellerstina’nın tüm oyuncuları 10 handicap’lidir, iki takım birbirleriyle oynadıkları zaman (ki bu sadece senede bir kere Arjantin Açık turnuvasında olur), iki takımın oyuncularının toplam handicap’leri 80 olur, bu da dünyadaki en büyük polo maçıdır. O yüzden maçlar genelde handicapleri birbirine yakın takımlar tarafından yapılır.

Maç kaç devreden oluşuyor?

Polo maçında 6 devre olur, bu devrelere chukker adı verilir, her chukker 7.5 dakikadır.

Atlar yorulmuyor mu? 

Yorulmaz olur mu? Her oyuncu chukker başı atını değiştirir; çünkü atlar sürekli dört nala omuz omuza koştuklarından çabuk yorulurlar, profesyonel sponsorlu bir takım maç başı 12 ve üzeri sayıda at kullanır.

Normal bir sezon, Kaliforniya’da mayısta başlayıp, kasım ortasına doğru bitiyor, değil mi? 

Evet; çünkü yağmur yağınca hem at, hem de oyuncu için kayganlık tehlike arz ediyor. Oyuncular ve atlar kış sezonunu ya Arjantin’de (orada yaz mevsimi olduğundan), ya da Florida’da geçirirler, iklim daha musait olduğundan.

Türkiye’de de gelişebilir mi dersiniz? 

Gelişecekse mesela Erzurum gibi atcılığın bir kültür olduğu, cirit gibi sporların yapıldığı yerlerde gelişebilir, çünkü eğer ki özüne indirgenirse at bakımı ve öğrenme dışında masraf kalmıyor bana göre.

Polo bir sporda olması gereken tüm özelliklere sahip mi sizce? 

Bence evet, hepsinden önemlisi çok heyecanlı, çok hızlı (dörtnal giden bir at saatte 50 kilometreyle koşuyor, sahanın büyüklüğü üç futbol sahası alanında ve hızlı vurulan bir topun saatteki hızı 100 kilometreyi buluyor), çok tehlikeli (sporcu başına formula 1’den sonra en çok sakatlık yaşanan spor, özellikle omuz ve kol kırılması en çok rastlanan sakatlıklar) ve adrenalin dolu. Ayrıca benim için en önemli yanlarından biri atla kurulan diyalog, burada tabii hayvan sevgisinin de çok büyük payı var.

burak_over5Polo atının özellikleri nelerdir? 

Ufak at olmamasına rağmen İngilizce pony denir polo atına. Çok güçlü olur, genelde quarterhorse veya bir çeşit Arjantin atı olan criollo seçilir, çok hızlı dönebilir, korkusuzdur, bacakları kısa ama kaslıdır, müthiş bir odaklanmaya sahiptir, başka atlar kenardan araba geçse, seyirci alkışlasa kafasını çevirip bakacağından polo atı bunları asla yapmaz, bu atlar özel eğitmenler tarafından en az 3-4 sene çok sıkı eğitimden geçip maça çıkacak hale gelirler.

İyi bir atın yüksekliği 15 hand, ağırlığı da 500 kiloya yakındır. Polo atı zamanla oyunu okumayı öğrenir, bir noktadan sonra oyunun yüzde 50’si onun önsezisiyle gerçekleşir. Zaten bir oyuncunun genelde bir kaç atı olmasına rağmen en favori atı vardır sırf bu sebeplerden dolayı. Buna ilginç örnek Arjantin’li dünya çapındaki oyuncu Mariano Aguirre tutkuyla bağlandığı efsanevi atı Califa’yı bu sene genetik biliminin geldiği son noktayı kullanarak DNA haritası kopyalama yöntemi ile klonladı.

Klonlanmış Califa birincisi kadar efsane bir at olacak mı? 

Genetik olarak aynı olmalarına rağmen ikinci Califa’dan aynı verimin alınabilinmesi için, o atın ilk Califa’ya benzer eğitimlerden geçip, hemen hemen benzer yaşam evrelerini sürdürmesi gerekecek.

Peki, iyi bir polo oyuncusunda olması gereken özellikler nedir?

Oyuna ve ata hakimiyetinin doruk noktada olması gerekiyor, zaten bir oyuncu en az 7-8 sene at birikiminden sonra poloya başlıyor. Ata sürekli dörtnal binildiğinden vücudun da esnek olması gerekir, mesela haftada en az 2-3 defa spor salonuna gidilip özellikle kol ve karın/bel kası çalışmak, ata binmeyi kolaylaştırır ve at yüzünden çıkabilecek rahatsızlıkları engeller.

burak_over4burak_overPolo oyuncusu atı sol eliyle kontrol eder, yine sol elinde kırbacı, sağ elindeyse mallet adı verilen bamboo sopası olur. Yani her iki el de sürekli dolu, hem at, hem kırbaç, hem de mallet olarak. Eski kurallardan biri olarak polo da topa sadece sağ elle vurulur, solak oyuncuların da ilk öğrenmeleri gereken şey, topa sağ elle vurmaktır. Oyuncular yüzü de koruyacak şekilde çelik kask, dizlik ve uzun çizmelerle kendilerini çarpmalardan ve darbelerden korurlar. Düşme dışında en çok rastlanan sakatlık başkasının mallet’inin ya ata ya da oyuncuya çarpmasıdır, polo da sadece sopanın başka bir oyuncuya çarpması faul sayılmaz, başkasının atına vurmak fauldür. Kısaca oyuncuyla at tekvucut bir sporcu sayılırlar, buna “horseman” adı verilir, bir oyuncu at üstündeyken ata bindiğini unutmalıdır, atla tek vücut olarak kendini bir oyunun içinde görmelidir, o yüzden müthiş bir koordinasyon gerektirir.

Polo için en çok verilen karşılaştırma, eğer atcılık buz pateniyse, polo buz hokeyidir. Buz hokeyinden farkıysa poloda kullanılan patenlerin 500 kilo ağırlığında kendi beyni olan hayvanlar olması. Buzhokeyinde bir oyuncu paten kaydığını unutur, oyununa konsantre olur, poloda da aynısı, atı unutup oyuna konsantre olmak. İyi bir oyuncuda ideal yaş 35 ile 45 arasıdır.

Oyunda kurallar sıkıdır kesin… 

Aynen öyle, hem oyuncuyu hem de atı korumak yüzünden çok sıkıdır, oyun sürekli durur, maç da 3 hakem bulunur, ikisi at üstünde, biri de sürekli oyunu kenardan takip eder. Kararsızlık anında at üstündeki iki hakem, yandaki hakeme danışırlar.

Az kalsın önemli bir soruyu sormayı unutuyordum: Polo hangi imparatorluk dönemi başlamış? 

Polonun milattan önce beşinci yüzyılda Pers İmparatorluğu’nda başladığı düşünülüyor. Ama tabii 13. yüzyılda Cengizhan’ın devasa ordusu Asya’dan Avrupa’ya istila şeklinde gelirken dev ordu boş zamanlarında öldürdükleri düşmanların kafaları ile oynuyorlarmış. Belki de Avrupa’nın bu sporu tanıması bu sayede oldu, kim bilir.

Bu kadar bilgi sonrası sanırım polo yeni ilgi alanım olacak, oynamak için geç olsa da saglam izleyici olacağım o kesin… 

Bugün profesyonel oyuncularla stick and ball denilen polo antrenmanı yapma mahiyetinde Güney Kaliforniya’nın tanınmış simalarından Joe Anthony’in özel polo çiftliğine gidecegim, isterseniz siz de gelin. Maç yapmasak bile ilginizi çekebilir.

Şahane olur.

Daha önce polo maçı izlemiştim, ama bu teklife hayır denmezdi. San Diego’ya bir saat uzaklıkta olan Murrietta’da şahane bir çiftlikti karşımdaki. Anthony’nin polo tutkusu, Arjantin’den 30’a yakın at getirip yine Arjantin ve Meksika’dan profesyonel oyuncuları çiftliğinde ağırlaması adeta etkiledi beni. 4 handicapli profesyonel oyuncu Santos liderliğinde altı kişi antrenman yaptılar. Bir yandan antrenmanı izledim bir yandan da oyunculardan biri olan Kim Wilder’ın kızı 7,5 yaşındaki Olivia’dan atlar hakkında bilgi aldım, videoda az sürede olsa kendisini göreceksiniz.

San Diego\’da Polo (Işıl Öz-Turkish Journal)

isiloz_burakoverAntrenman bitti ama benim Över’e sorularım bitmedi. İşte söyleşimizin devamı:

Gerçekten sanki bir fiziksel savaş yapıldı, bir nevi şövalye performansı izledim… 

Her antrenman veya maçta iki ile üç kilo arası su kaybediyorum. Hakikaten çok yorucu bir spor ama bir o kadar da keyifli.

Ne kadar sıklıkta antrenman yapma şansınız oluyor? 

Yoğun iş programım yüzünden haftada üç kere ideal rakam olmasına rağmen, ancak haftada bir ya da iki defa oynayabiliyorum.

Sizin kendinize ait atınız var mı? 

Sezonluk ayarladığım iki tane atım var.

Polo sporu ile ilgilenen gençlere önerilerinizi önemsiyorum… 

Özellikle Kaliforniya ve Florida’daki kulüpler bu işi öğrenmek için en gözde mekanlar. Orada yaşanmasa bile bu kulüplerin okul mahiyetinde on ile onbeş arası özel programları biniciliğin ve oyunun basit kurallarının öğrenilmesi konusunda iyi başlangıç olacaktır.

Tam bir başarı öyküsü sizinki, nedir bunun sırrı?

Bence başarı, herhangi bir kimsenin olmak istediği bireylerle veya yerlerle olunması gereken zamanda beraber olup, yapmak istediklerini yapılmasi gereken zamanda yapmasıdır. Bence para elbette önemli insanın yapmak istediklerini yapabilmesinde ama etrafta bu kadar olanak varken insanın kendi olanaklarını da hiçbir bahane üretmeden yaratabiliyor olması lazım bence. Bu zamanları da bilmesi gereken o bireydir, kimine göre 20 yaşında Mercedes’e binmek başarıyken, kimine göre de 95 yaşında binmek başarıdır mesela. Bir de “do not take anything for granted, especially the ones which need to be taken granted” – hayatta hiç birşey garanti değil – iş, sağlık vesaire, o yüzden sahip olunanın değerini bilmek ve onu elinde tutmak için vargücünle çalışmak çok onemli bence.

Peki, ileride kendinizi görmek istediğiniz yer neresi? 

Ben bugün için hiç ileriyi düşünmüyorum, şu an yaşadığım anın zevkini çıkartmak istiyorum, hem iş olsun, hem de diğer yaptıklarım. Bu anın değerini bilip ileriyi düşünmemek, ilerisi benim açımdan kötü bile gelişse, geriye baktığımda hiç pişman olmayacağım bir şey olarak kalır. Hepsinden önemlisi sağlık tabii, sağlıklı kalmak çok önemli.

Sağlık dedinizde ilk fırsatta DNA testi yaptırmak istiyorum… Son sorum, “Bu testi yaptırmak kolay mı?” olsun…

Özellikle son bir senede bu test imkanlarını geniş çevrelere yayılması ve fiyatların düşmesi ile beraber 23andMe, Decode gibi bir çok sayıda genetik test şirketi ortaya çıktı. İleride karşılaşılabilecek bir takım hastalıkların daha henüz ortaya çıkmadan tanımlanabilmesinde bu tür testlerin büyük katkısı olacağına ve sonuçlara bakarak sizin de gerekli önlemleri en erken biçimde alacağınıza inanıyorum. Ayrıca hem anne hem de baba tarafında köklerin en doğru şekilde ortaya çıkması da çok heyecan verici bence.

 

(Turkish Journal) 

Become a patron at Patreon!