ABD’de “mutluluk” üzerine araştırma yapan Dr. Pelin Kesebir ile söyleşi: “Deprem gibi felaketlerin bizde uyandırdığı derin üzüntüyle başa çıkmak için kendimize ‘Hayata nasıl değer katabilirim’ diye sormalıyız”

İzmir’in Seferihisar ilçesi açıklarında meydana gelen ve şimdiye kadar 85 kişinin ölümüne neden olan deprem büyük üzüntü yarattı. Afet sonrası travma yaşayan çok insan var.  

Deprem ve ruh sağlığı üzerine paylaştığı bir yazıda Prof. Dr. Yankı Yazgan, “travma nedir?” sorusuna şu yanıtı vermişti: 

“Ruhsal travma, ‘dış kaynaklı bir felaketin yarattığı zihinsel durumun sonucu olarak, bireyin kendini geçici olarak çaresiz hissetmesi ve daha önceleri işe yarayan savunma ve başa çıkma mekanizmalarının işlemez hale gelmesi’ olarak tanımlanabilir. Depremin kendisi ve sonrasında olanlar başlı başına anormal bir durumdur. Bu anormal duruma karşı gelişen tepkiler normaldir. Bunların neler olduğunu bilmek ise olayın psikolojik etkilerini anlamayı ve bunlarla başa çıkmayı kolaylaştırabilir. Şiddetli bir depremden hemen sonra, en sık görülen durum şoktur. Hatta bazı insanlarda şok o derece ağırdır ki duyguları ifade etmek çok zorlaşır. Bir donukluk ortaya çıkar. Bu durum, aslında yoğun sıkıntıya karşı organizmanın verdiği normal bir tepkidir. Bir süre için kişi kendini uyuşmuş, yaşamdan kopmuş gibi hissedebilir. İlk şoktan sonraki tepkiler kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Korku, endişe, suçluluk, pişmanlık, öfke, karamsarlık, panik, çaresizlik ve utanç gibi duygular çok derin ve yoğun yaşanır. Bu duygularda ani iniş-çıkışlar olur. Karamsarlık ve kaygı bakış açılarını etkileyebilir. Travmatik olayla birlikte ya da olaydan bir süre sonra başlayıp, müdahale edilmediği takdirde aylarca sürmesi muhtemel olan diğer belirtiler ise; insanlardan uzaklaşma ve yabancılaşma, psikosomatik şikâyetler (karın ağrısı, döküntü gibi), disosiyatif belirtiler (rüyada gibi hissetme, çevreyi ve bedeni değişmiş gibi algılama), yorgunluk/ bitkinlik, konsantrasyon bozukluğu, travmatik olayı tekrar tekrar yaşıyormuş hissi, sürekli ‘teyakkuz’ halinde olma ve kendi kendine zarar verici davranışlarda bulunma olarak özetlenebilir.”

Yazgan, durumun nasıl seyrettiğini ise şöyle açıklamıştı: 

“Bazı insanlar hemen tepki gösterir, bazılarının tepkileri ise aylar, hatta yıllar sonra, gecikmeli olarak ortaya çıkabilir. Ortaya çıkan rahatsızlık verici tepkiler uzun zaman sürebileceği gibi bunların kısa zaman içinde  yatışması da mümkündür. Travmaya maruz kalmış kimi kişiler, olayın yaşandığı sırada çok enerjiktirler ve sanki bu enerji sayesinde, olayla daha kolay baş ediyor gibi gözükebilirler. Ama bir süre sonra umutsuzluk ve karamsarlık yaşarlar. Şiddetli ve yıkım yaratan büyük bir deprem felaketini yaşayan herkesin ağır ya da hafif psikolojik rahatsızlıklar yaşaması normaldir. Fakat, bunun normal ya da beklenen bir süreç olması, müdahale edilmeyeceği anlamına gelmemelidir.” 

Peki, olası felaketlere ruhsal hazırlık mümkün mü?

ABD’de Wisconsin-Madison Üniversitesi bünyesindeki Sağlıklı Zihinler Enstitüsü’nde (Center for Healthy Minds) mutluluk ve erdemler üzerine çalışan Dr. Pelin Kesebir ile haberleştik. Kesebir, hayatın doğası gereği maalesef pek çok acıyı barındırdığını ve insan olmanın, hayatın içinden geçerken bu acıların bir kısmına maruz kalmak demek olduğunu söylüyor:

“Kendimizi de paralasak maalesef bundan kurtuluş yok. Zira ölüm, hastalık, ayrılık, tabii ve insan yapımı felaketler gibi nice acıdan hiçbirimiz muaf değiliz” diyor ve ekliyor: “Doğrusu bu kabullenmesi hiç kolay bir şey değil. Fakat psikolojik olgunluğun da önemli bir parçası bu: Hayatın zor bir yer olduğu ve hiç istemediğimiz şeylerin bizi her an gelip bulabileceği bilgisini içselleştirmek.

Bu elbette her saniyemizi ‘Acaba başıma kötü ne gelecek’ diye kaygılar içinde geçirmek ve iç dünyamızı bu şekilde terörize etmek demek değil. Yalnızca zihnimizin gerisinde bir yerlerde şu gerçeği oturtmuş olmak demek: Çok tatsız hayat sürprizleri hiçbirimize, hiçbir an uzak değil. Olası felaketlere bu anlamda bir içsel hazırlanmanın mümkün ve faydalı olacağına inanıyorum. Tabii ki bu gerçeği entelektüel olarak kabul etmek kolay; işin güç kısmı duygusal olarak kabullenebilmek. Onun için de bildiğimiz en iyi çare, yaşayabileceğimiz en iyi, en tatminli hayatı yaşamak için uğraşmak. Şöyle ki insanlar kendi doğalarıyla uyumlu, huzurlu, doyumlu hayatlar sürdüklerinde hayatı —iyisiyle, kötüsüyle— olduğu gibi kabullenmeleri ve acılara daha metanetle yaklaşmaları kolaylaşıyor. Buna mukabil, içinde tatmin bulamadıkları hayatları sürenler için olası felaketler alabildiğine dehşet uyandırıcı olabiliyor. Bunun sebeplerinden biri de bu felaketlerin bize kendi ölümlülüğümüzü hatırlatması. Eğer şu anki varoluşumuzdan pek hoşnut değilsek, ölümlülük fikriyle başa çıkmak hakikaten çok zor. Hayat aynı anda hem çok değerli hem de çok kırılgan bir şey. Ama o kırılganlığının gözümüzü korkutmasına izin vermeyip hayata hak ettiği değeri vererek yaşadığımızda, kırılganlığıyla başa çıkmak da kolaylaşıyor. O yüzden felaketlerin bizde uyandırdığı derin üzüntü hissiyle başa çıkmak için de yapılacak en iyi şeylerden biri kendimize şunu sormak: ‘Ben şu an kendi hayatıma, başkalarının hayatına ve/veya genel olarak hayata değer katacak (küçücük bile olsa) ne yapabilirim?’”