Virolog Semih Tareen ile “Sürü bağışıklığı” üzerine söyleşi: “Türkiye’de sürü bağışıklığını elde etmek için 800 bin ila 8 milyon kadar insanın ölmesine göz yummamız gerekiyor. Bu, insanlığa ve vicdana aykırıdır”

Yirmi yıldan uzun süredir virüsler üzerine araştırma yapan ve Seattle’da bir biyoteknoloji şirketinde üst düzey yönetici olarak çalışan Virolog Semih Tareen ile koronavirüse karşı uygulanabilecek yöntemlerden biri olan sürü bağışıklığı üzerine konuştuk. 

Tareen, virüsü boşa salıvermenin halk sağlığını ciddi olumsuz yönde etkileyeceğini düşünüyor.

Türkiye üzerinden örnekle bunu şöyle açıklıyor: 

“82 milyon insanın yaşadığı ülkede sürü bağışıklığının olması için yüzde 66’sının yani 54 milyon kadar insanın bu hastalığı kapıp iyileşmesi ve topluma dönmesi lazım. Bildiğiniz gibi bu virüsün bir ölüm oranı var, ülkeden ülkeye yüzde 1 ile yüzde 10 arasında değişiyor. Yani, Türkiye’de sürü bağışıklığını elde etmek için nerden bakarsanız ortalama 800 bin insan ile 8 milyon kadar insanın ölmesine göz yummamız gerekiyor. Tek bir canın bile kıymetli olduğu ülkemizde milyonlarca insanın ölümüne göz yummak, hem de elimizde onların hayatlarını kurtaracak imkanlar varken, insanlığa ve vicdana aykırıdır. Unutmayalım ki bu modeller önemli bir gerçeği daha tamamen göz ardı ediyorlar, o da hastanelerin ve sağlık sisteminin çökmesi. Sürü bağışıklığı elde etmek için hasta olanlar sonuçta hastaneye gidecekler. Hastane personeli, ekipmanlar bu hastalar üzerine kullanılacak. Yoğun bakım üniteleri dolup taşacak. Bu yüzden insanlar sadece koronavirüsten değil, başka durumlardan dolayı (örneğin, kalp krizi veya felç) hastaneye gittiklerinde yatak ve doktor bulamayacaklar. Yani, normalde bakım görebilecek hastalar bakılamadıkları için ölecekler. COVID-19 için kullanılan deneysel ilaçlar (örneğin, hyroxychloroquine) tükenecek ve bu ilaca muhtaç diğer hastalar (örneğin, lupus hastaları) bu ilaçlara ulaşamayacaklar. Son olarak da unutmayalım ki ölüm oranı ne olursa olsun, ciddi COVID-19 semptomları geçiren yüzde 20’ye yakın insan var. Bu insanlarda ölüm oranı sağlık sisteminin çökmesi sonucunda artacaktır. Ölmeyenlerin bazıları ömür boyu solunum rahatsızlıkları geçireceklerdir. Kısacası, SARS-CoV-2’ye karşı sürü bağışıklığı için sadece ölümler yetmiyor, insanların ömür boyu rahatsızlık çekmesi gerekiyor.”

Sorularım ve Tareen’in yanıtları şöyle: 

Öncelikle, sürü bağışıklığı nedir?

Toplumda belli bir yüzdedeki insanların bir bulaşıcı hastalığa (virüse mesela) olan bağışıklıkları sayesinde o toplumun tamamının korunabilmesi, yani o hastalığa bağışıklığı olmayanların da o hastalığa kapılamaması. 

Toplumun ne kadarının bağışıklık kazanması gerekir?

Bu yüzde, virüsün yayılma hızı ile orantılıdır. Kızamık gibi çok kolay yayılan bir virüsün bulaşma değeri (R0) 18’dir, yani virüsü kapan bir kişi bu virüsü ortalama 18 kişiye yayar. Bu yüzden kızamık virüsüne karşı sürü bağışıklığı edinmek için toplumun yüzde 90-95’i bağışıklık kazanmalıdır. Grip virüsünün ise bulaşma değeri 1.2’dir, yani bir kişi sadece ortalama birin biraz üstündeki sayıda kişiyi hasta eder. Grip virüsüne karşı sürü bağışıklığı kazanmak için o toplumun sadece yüzde 25’inin bağışıklık kazanması yeterlidir. Bu yüzden aşı olmak önemlidir, ve tahmin edeceğiniz gibi halkın yüzde 25’sini aşılamak yüzde 95’ini aşılamaktan çok daha kolay, o yüzden aşıların yapılmadığı yerlerde tekrardan kızamık vakalarında artış görüyoruz ki bu halk sağlığı için çok üzücü. 

Peki, ya koronavirüsü?

COVID-19 hastalığına sebep olan koronavirüsünün, yani SARS-CoV-2 virüsünün bulaşma değeri 2-3 arasında, yani bir kişi ortalama 2-3 kişiye o virüsü bulaştırır. Bu yüzden SARS-CoV-2 virüsüne karşı sürü bağışıklığı kazanmak için toplumun ortalama yüzde 66’sının bağışıklık kazanması gerekir. 

Koronavirüsüne sürü bağışıklığı nasıl elde edilir?

Bunun için toplumun yüzde 60’ının bağışıklık kazanması gerekir dedik zaten. Bu virüsle beraber insanlara bulaşabilen toplam 7 koronavirüsü biliyoruz ve maalesef şimdilik anladığımız kadarıyla diğer 6 koronavirüslerinden birini kapan birisi SARS-CoV-2’ye bağışıklık kazanmıyor. O yüzden şimdilik SARS-CoV-2’ye sürü bağışıklığı edinmek için toplumun yüzde 66’sının bu virüsü kapması ya da aşı ile o sayıya ulaşması gerekir. Henüz aşı olmadığı için sürü bağışıklığının aşı ile edinmesi bu yüzden SARS-CoV-2 için şimdilik mümkün değil, ama aşı deneyleri şu an devam ediyor. 

Sosyal mesafe ile sürü bağışıklığı elde edilir mi?

Şimdilik aşı olmadığı için yüzde 66 bağışıklığa erişmek anca toplumun yüzde 66’sının hastalığı kapıp iyileşmesi ve hayata dönmesi ile olur. Sosyal mesafe ve evden çıkma cezaları da bunu tabii ki de geciktiriyor. 

Sürü bağışıklığını elde etmek için sosyal mesafeden ödün vermek doğru olur mu?

Ender olsa da bazı hükümetler ve çok az sayıda insanlar sürü bağışıklığını kazanmak için sosyal mesafenin kalkmasını, insanların hayata dönmelerini, insanların virüsü kaparak sürü bağışıklığına ulaşmalarını öneriyorlar. Bu tür bir yaklaşımı İngiltere gibi bir ülke düşünmüştü fakat sonra vazgeçtiler. Bu tür yaklaşımı savunan Knut Wittkowski gibi epidemiyologlar var fakat bu gibi kişilerin de sayısı çok ender. Buna karşılık, bilim insanlarının, epidemiyologların ve doktorların çoğu sosyal mesafe ve izolasyonu savunuyorlar. Yoksa halk sağlığına olan zararın çok büyük olacağına inanıyorlar. 

Sizin görüşünüz nedir?

Ben 20 senedir virüsler üzerine uzmanlaşan bir bilim insanı olarak ve biyoteknoloji sahasında kansere ve diğer hastalıklara karşı ilaç ve aşı üreten bir bilim insanı olarak şahsen Knut Wittkowski gibi insanların görüşlerinin yanlış olduğunu düşünüyorum. 

Biraz daha açar mısınız?

Temelde onların görüşlerinin üç büyük eksiği var. Birincisi, kağıt üzerindeki modellerin uygulamaya geçeceğini varsayıyorlar. İkincisi ise virüsü boş salıvermenin halk sağlığı üzerindeki etkisini göze almıyorlar. Üçüncüsü, sürü bağışıklığını elde etmek için halkın bir kısmı hastalanıp ölsün ki sağ kalanlar hayatlarına devam etsin fikri (yani güçlü olan kazansın fikri) hem etiksel olarak yanlış hem de tıptaki hipokrat yeminine ters. 

Bunları biraz açalım. Birinci olarak, sürü bağışıklığı modeli uygulamaya beklendiği gibi geçirilmeyebilir demiştim. Modeli savunanlar halk normal hayata dönerse kısa sürede yüzde 66’sı hastalığı kapıp iyileşecek ve hastalık yok olacak diyorlar. Öncelikle halkın yüzde 66’sının bu virüsü kapması hemen olmayacaktır, belli bir süre alır. Ayrıca, virüsün yayılımı Türkiye gibi bir ülkenin her yerinde eşit olmayacaktır. İstanbul gibi büyük illerde hastalık çabuk ilerleyecek, fakat ücra köşelerdeki köylere virüs çok daha yavaş ulaşacaktır ve dolayısıyla teoride sürü bağışıklığı ülkede hemen değil anca dalga dalga yayılacaktır ki bu modellendiği gibi kısa bir sürede olmayabilir. Sonuçta çiçek hastalığına sebep olan virüsün (çiçek virüsü) yok olması aşı olmasına rağmen seneler aldı. SARS-CoV-2’ye karşı gerçek sürü bağışıklığı modellerin söylediği kadar çabuk olmayabilir. Ayrıca, meşhur istatistikçi George Box’un dediği gibi “bütün modeller yanlıştır, fakat bazıları yardımcı olabilir”, yani, modellerin her zaman doğru olacağını düşünmek, hem de can kaybı pahasına, teoride yanlıştır.  

İkinci olarak, virüsü boşa salıvermek halk sağlığını ciddi olumsuz yönde etkileyecektir demiştim. Örnekle bunu açıklayayım: Örneğin, Türkiye nüfusunu ele alalım. 82 milyon insanın yaşadığı ülkede sürü bağışıklığının olması için yüzde 66’sının yani 54 milyon kadar insanın bu hastalığı kapıp iyileşmesi ve topluma dönmesi lazım. Bildiğiniz gibi bu virüsün bir ölüm oranı var, ülkeden ülkeye yüzde 1 ile yüzde 10 arasında değişiyor. Yani, Türkiye’de sürü bağışıklığını elde etmek için nerden bakarsanız ortalama 800 bin insan ile 8 milyon kadar insanın ölmesine göz yummamız gerekiyor. Tek bir canın bile kıymetli olduğu ülkemizde milyonlarca insanın ölümüne göz yummak, hem de elimizde onların hayatlarını kurtaracak imkanlar varken, insanlığa ve vicdana aykırıdır. Unutmayalım ki bu modeller önemli bir gerçeği daha tamamen göz ardı ediyorlar, o da hastanelerin ve sağlık sisteminin çökmesi. Sürü bağışıklığı elde etmek için hasta olanlar sonuçta hastaneye gidecekler. Hastane personeli, ekipmanlar bu hastalar üzerine kullanılacak. Yoğun bakım üniteleri dolup taşacak. Bu yüzden insanlar sadece koronavirüsten değil, başka durumlardan dolayı (örneğin, kalp krizi veya felç) hastaneye gittiklerinde yatak ve doktor bulamayacaklar. Yani, normalde bakım görebilecek hastalar bakılamadıkları için ölecekler. COVID-19 için kullanılan deneysel ilaçlar (örneğin, hyroxychloroquine) tükenecek ve bu ilaca muhtaç diğer hastalar (örneğin, lupus hastaları) bu ilaçlara ulaşamayacaklar. Son olarak da unutmayalım ki ölüm oranı ne olursa olsun, ciddi COVID-19 semptomları geçiren yüzde 20’ye yakın insan var. Bu insanlarda ölüm oranı sağlık sisteminin çökmesi sonucunda artacaktır. Ölmeyenlerin bazıları ömür boyu solunum rahatsızlıkları geçireceklerdir. Kısacası, SARS-CoV-2’ye karşı sürü bağışıklığı için sadece ölümler yetmiyor, insanların ömür boyu rahatsızlık çekmesi gerekiyor.

Özetlemek gerekirse:

İnsanlık var olduğu günden beri her zaman bulaşıcı hastalıklarla uğraşıyor. Bugün insanları en çok öldüren bulaşıcı hastalık veremdir. Evet, verem sadece bir günde 3 bine yakın insan öldürüyor. İlerleyen tıp sayesinde bu ölümleri azaltabiliyoruz ve insanların çile çekmesini az da olsun engelleyebiliyor hatta önleyebiliyoruz. Eskiden elimizde bu imkanlar yoktu, ve tabii ki maalesef insanların hastalanıp ölmesiyle sürü bağışıklığı elde edildi, hatta hastalıklar insanoğlunun evrimini yönlendirdi (mesela, insan genomunun yarısı geçmiş virüslerin izlerini taşıyor). Zamanla COVID-19 hastalığına sebep olana SARS-CoV-2 koronavirüsü büyük ihtimalle insanlığın bir parçası olan mevsimsel bir koronavirüsüne dönüşecek (ki bunun gibi 4 tane koronavirüsü zaten var, isimleri NL63, OC43, 228E, HKU1). Hatta hızla tedaviler ve aşılar bulma ihtimalimiz geçmişe kıyasla çok daha yüksek. Bu sayede elbette bir şekilde sürü bağışıklığı elde edeceğiz. Bilim insanı ve sağlık çalışanı olarak amacımız sürü bağışıklığını elde etmeye çalışırken halk sağlığını olabilecek en olumlu seviyede tutmak. Bunu tabii ki de ekonomiyi güçlü tutacak ve hayata bir an önce dönebilecek şekilde yapmak istiyoruz. Tahmin edeceğiniz gibi testlerin yayılmasıyla virüsü kapanları topluma daha çabuk ve öncelikli döndürebiliriz.  Bunun için biz bilim insanları tek başlarımıza değil, iş insanlarıyla, girişimcilerle, politikacılarla ve halkla beraber çalışarak bu virüsün üstesinden ancak öyle gelebiliriz. 

Semih Tareen kimdir?

İzmir doğumlu. 1995’ten beri Seattle’da yaşıyor. Üniversite eğitimini ve doktorasını Washington Üniversitesi’nde ve Fred Hutchinson Kanser Merkezi’nde yaptı. Yirmi senenin üzerinde virüsler üzerine araştırma yapıyor. Seattle’da bir biyoteknoloji şirketinde üst düzey yönetici (senior director) olarak çalışıyor. Virüsleri kullanarak gen terapisi tedavisi ile hastalıklara çare bulmaya çalışıyor. Bilim dışında aynı zamanda film ve film müzikleri yapıyor, hatta Türkiye’de ismi belki bilimden çok yaptığı film müzikleri ile biliniyor olabilir. İstanbul’da KALAN müzik’ten çıkan ‘KARANLIK SENFONİLER: Film Müzikleri’ isimli albümü 2011’den beri piyasada ve Spotify gibi yerlerde dinlenilebilir. Yaptığı filmler de Netflix ve Amazon gibi yerlerde izlenebilir.