Evrende yaşamın izlerini araştıracak NASA ekibine kabul edilen Astrobiyolog Betül Kacar: “Peşinden koşup evrenle ilgili soruların cevaplanması için küçük bir katkıda bulunmaya, ömür harcamaya değer bence”

NASA, “Evrende yalnız mıyız? Yaşam ne kadar rastgele, ne kadar değil, her yerde hep bizim gezegenimizdeki gibi mi olmak zorunda?” gibi soruların cevaplarını arıyor.

2017 yılından itibaren Arizona Üniversitesi’nde Astrobiyoloji, Molekül ve Hücre Biyolojisi ve eş zamanlı Astronomi, Ay ve Gezegen Sistemleri Laboratuarı’nda profesör olan Betül Kacar, 2011’den beri NASA bünyesinde çalışıyor. Kacar, evrende yaşamın izlerini araştırmak için oluşturulan yeni bir NASA ekibine kabul edildi.

 Kacar ile konferans için geldiği San Diego’da görüştük.

Kacar, ekibe dahil olduğu için mutlu ve şöyle diyor:

“Kime sorsanız evrende yalnız olmadığımızı düşünüyor. Carl Sagan’ın bir sözü vardır; ‘Eğer tüm evrende yaşam sadece Dünya’da varsa, bu çok büyük bir yer israfı olurdu’. Peki, evrendeki diğer yaşamları nasıl bulabiliriz? Kepler Uzay Teleskopu büyük bir basamaktı. Kepler sayesinde Güneş Sistemimiz dışında bulunan yıldızların etrafındaki gezegensel sistemlere ulaştık. Peki bu gezegenler yaşama elverişli koşullara sahip olabilir mi? Kepler gökyüzünde iki elinizi kapattığınız yer kadar alan taradı. Baktığımız ufacık yerde bile, gezegenimiz boyutunda binlerce gezegen bulduk. Bu sadece Samanyolu Galaksisi’nde en az 10 milyar Dünya boyutunda gezegen demek. Şimdi buna bir de yaşama elverişli olabilecek ayları ekleyin. Arizona Üniversitesi’nin de dahil olduğu 2021 yılında tamamlanacak Giant Magellan Teleskopu projesi Samanyolu ve hatta daha da ötesini görmemize yardımcı olacak. Çok şey gözlemlemekte, ve görmeyi planlamaktayız fakat: Ne arıyoruz? Yakın zamanda atmosferlerini gözlemleyebilmeye başlayacağımız ötegezegenlerin atmosferinde ne bulmaya çalışacağız?  Bizden çok uzaktaki bu gezegenlerdeki hayatın izlerini bulmak için öncelikle o gezegende neye bakacağımızı bilmek gerekiyor. ‘Atmosferi nasıl, sıcaklığı nasıl, hangi yıldıza yakın, karasal mı, tektonik hareketler var mı?’ gibi. Peki, bu kriterleri yaşamın oluşumuna ve sürekliliğine nasıl etkide bulunabilir? Bu muazzam zorlukta bir iş elbette, çünkü elimizde tek bir canlı taşıyan gezegen örneği var, o da Dünyamız. Çalışmalarımızın çoğunu burada gözlemlediklerimizin benzerinin başka yerlerde olduğunu düşünmek üzerine kuruyoruz. Suyu ya da bizim atmosferimizde bulunan belli başlı gazların onlarda da var olup olmadığını, sıcaklıklarının bizim gezegenimize benzeyip benzemediğini, bizdeki hayat için önemli olan depremlerin orada da olup olmadığını sorgulamak, gibi. Soruları daha da zorlaştırayım: ‘Ne bulursak burada yaşam yok’ diyeceğiz? Bu daha zor bir soru, çünkü yaşam yokluğu ihtimali, varlığından daha fazla. Peki nasıl bir veri ya da gözlem bize, ‘tamam geç, burada ümit yok’ dedirtecek. Yaşamsal olanı, yaşamsal olmayandan ayıklamaya çalışıyoruz. Bütün bilgimizi de öncelikle Dünya’da bildigimiz biyoloji üzerinden yanıtlamaya çalışıyoruz.”

Astrobiyologların planladığı şu:

“NASA, bir gezegenin yaşama elverişli olup olmadığını tam anlamıyla mercek altına almadan önce bunun gerekli olup olmadığından mümkün oldukça emin olmak istiyor. Zira bir gezegeni daha iyi anlamak gerekli ve önemli olarak düşünüldüğü zaman en az 20 sene bu gezegeni anlamaya yönelik bilimsel, bilgisel ve teknolojik yatırım yapılıyor. Astrobiyologların merak ettiği sorular şöyle: Böyle büyük bir evrende yalnız olmamız mümkün mü? Başka yaşamlar burada gözlemlediklerimize benziyor mu? Yaşam ne kadar rastgele, ne kadar değil, her yerde hep bizim gezegenimizdeki gibi mi olmak zorunda? Belki bu soruları asla tam anlamıyla cevaplayamayacağız ama bunlar esasında yaşadığımız mavi ve kırılgan bu gezegenimizde sorabileceğimiz ve insanlık olarak sorduğumuz en büyük sorular. Peşinden koşup bu soruları cevaplamak ve cevaplanması için belki küçük bir katkıda bulunmaya, ömür harcamaya değer bence.”

Bu projede Kacar’ın sorumluluğu ise şöyle:

“Dünyamız tek bir zaman diliminden oluşmuyor, farkli jeolojik çağlar, bu çağlarda yasamış farklı canlılar, bu canlıların yaşamını etkilemiş farklı atmosferler… Bahsettiğim canlılar dinozorlar da değil, çok çok daha eski, bakteri-bazında, primitif olarak adlandırdığımız, aslında bizden çok daha yaşlı bir yaşam bu. Bir zaman makinemiz olsa ve yaklaşık 3 milyar yıl öncesine gitsek bizi çok farklı bir Dünya bekliyor olurdu: Dünya’yı kuşatan asitli göller, aktif volkanlar, lava nehirleri, muhtemelen çok yüksek bir sıcaklık, ve de yok sayılabilecek hatta belki hiç olmayan bir oksijen, biz bu koşullarda yaşayamazdık. Fakat bakteriler en az 3 milyar yıl yaşında.

Sadece bizim değil, gezegenimizin şu anki koşulunda yaşayan çoğu canlı için yaşaması imkansız bir Dünya, eski Dünya, dolayısı ile geçmiş gezegenimizin çok farklı bir yer olduğunu ve bize şu ankinden farklı bir veri sunduğunu düşünebiliriz değil mi? Eğer Güneş Sistemimiz dışındaki bir gezegen Dünyamız’ın geçmişini andırıyorsa bu gezegeni gezegenimizin şimdiki haliyle kıyaslamak ve yaşam barındırmadığı sonucuna varmak eksik olur, demek ki Dünyamız’ın geçmişini iyi anlamalı. Eski biyoloji bize birden fazla dünyasal yaşam formunu anlama imkanı sağlıyor.

Benim çalışmalarım moleküler düzeyde bir zaman makinesi geliştirmek gibi düşünülebilir, son on senedir çalışmalarımı hem modelleme, hem hesaplama, hem laboratuarda yapılan moleküler, genetik, ve fizyolojik hem arazide yapılan jeolojik gözlem ve buluşlarla harmanladım. Birçok alanı sentezledim, NASA’nın dediği gibi: Meyve salatası değil, smoothie yapıyorum! Şimdiki canlıların yaşam tarzını ve genetik kodundaki bilgileri çözmeye çalışarak geçmişi anlamaya yönelttim bu metodu. NASA Astrobiyoloji Programı ilk olarak 2011 yılında evrimsel süreçlerin tekrar edilip edilemeyeceğini test etmek üzerine odaklandığım çalışmamı ödüllendirmişti. Hayat tekrardan başlasa günümüzdeki halini alır mıydı? Gözlemlediğimiz hayat ne kadar tesadüf ya da ne kadar zorundalık ürünü? İlk önce atasal genlere ikinci bir şans verip laboratuarda evrimleştirdim, adaptasyon süreçlerinin kendini tekrar eden basamaklardan mı oluştuğunu istatiksel olarak tespit etmeye çalıştım. Bu proje filizlendi, simdi ekibimle birçok farklı alanda birçok konuyu çalışıyoruz. Hedefimiz milyarca yıl önceki biyolojinin moleküler düzeydeki değişim ve gelişimini anlamak, sonra bu moleküler düzeydeki sistemi biyosfer ve gezegensel seviyede etkilerini hesaplamak, en son olarak da astronomlara geçmişteki yaşamı anlatıp, verileri sunup, onların teleskoplarını inşaalarına ve yaptıkları gözlemlere elimizden geldiğince rehber olmak istiyoruz. Bence geçmişimizi ve 3.8 milyar yıl önce yaşamın nasıl başladığını anladığımız zaman ancak o zaman başka gezegenlerdeki hayatı bulma ve anlama imkanımız artacak. Şimdi tamamen bu konulara odaklandık.”

Kacar’ın bu süreçte öğrendikleri ise şöyle:

“Risk almak önemli, risk almak demek başarısızlığı ve hayal kırıklığını göze almak, başarısızlığa hazır olmak demek. Başarısızlıktan korkmamak insanın düşüncelerini ve adımlarını hürleştiriyor. Yenilikçi fikirlerin oluşumu, uygulanması, ve sonuçlanması çok, çok uzun seneler alıyor. Kendinize ait, kendinize özgü bir başarı tanımınız olmalı, bu tanım çerçevesinde sebat etmek, yılmadan çalışmak, pes etmemek gerekli. Başarıyı tanımlayan anlar en çaresiz, en zayıf hissettiğiniz anlar; o zor noktalarda pes etmemeniz, bunun uzun bir yolculuk olduğunu kendinize hatırlatmanız ve en önemlisi de hangi savaşı vereceğinize iyi karar vermeniz gerekiyor. Her savaşı kazanamazsınız, enerjinizi ve zamanınızı ulaşmak istediğiniz noktaya yardımcı olacak şekilde kullanmalısınız. Robert Pirsig’in Zen and the Art of Motorcycle Maintenance kitabında çok güzel bir söz vardır: ‘Yaşamın devamlılığını dağların etekleri sağlar, zirvesi değil’ (It’s the sides of the mountains which sustain life, not the top).

Çocukken babamdan, ‘Benim imkanlarımı kendine bilgi almak için, kurslara gitmek için, eğitimin için kullan’ öğüdünü duymuştum, ‘Bu para bir gün gidebilir ama aldığın eğitim, bilgi sende kalıyor’ demişti, bu sözleri bende çok büyük etki yarattı. Bunu çocuk yaşında duymak çok etkileyiciydi. Gerçekten de bilgi sizin ve iflas etmiyor. Bilim öğrenme aşkını ve enerjisini akıtabileceğiniz en güzel nokta. Çocukken, StarGate filminden çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Filmdeki bilimadamıyla kendimi özdeşleştirmiştim, onun tutkusu, merakı, StarGate’de başka bir gezegene geçmesi, orada kalması, geri gelmek istememesi beni çok etkilemişti. Bu filmden sonra arkeolog olmak istemiştim, aslında bir çeşit arkeoloğum şimdi, yaşamda geçmişin izlerine bakıyorum. Arizona Üniversitesi’de hazırlayıp verdigim ders 1. Sınıf öğrencilerine yönelik Uzay Yolu’nun Moleküler Biyolojisi oldu, o günleri anımsadım her hafta derse hazırlanırken ve konuları işlerken. ”

“Bilim yapmak için umut olması gerekiyor”

“Bir grup astrobiyolog Houston’da bir NASA toplantısında uzayla ilgili bir belgesel izliyorduk. İzlerken yanımdaki arkadaşımın elini tutmuşum heyecandan, gördüğümüz galaksiler, yeni bir gezegenin doğumu, başka bir hayatı aramamız ve belki de onu bulma ihtimali çok heyecanlandırdı beni ve gözlerim dolarak izledim belgeseli. Gösterim bittikten sonra ışıklar açıldı ve odanın yarısından çoğunun ağlamış olduğunu gördüm. Kocaman insanlarız, halimize bak! O zaman kendi kendime dedim ki, çocukken ortama pek ayak uyduramayan o garip çocuklarız çoğumuz biz ve hala da öyleyiz, içimizdeki çocuğu öldürmemişiz! Bizim sorduğumuz soruları kovalamak için bir çocuk saflığı, masumiyeti, umudu gerek. Bilim yapmak için umut olması gerekiyor. Bir şeyin olacağını, var olduğunu ve bu varlığı keşfedeceğini ya da bir nebze de olsa anlayacağını ümit ediyorsun ki yapıyorsun bu işi.”

“Açıkçası ben, bildiğim çok şeyin yanlış olduğunu öğrenmek isteyerek yola çıkıyorum”

“Dünya’da öğrendiğimiz biyolojiye, yaşama dair bildiğimiz her şeyi bize unuttursun istiyorum evrenin başka yerinde bizi bekleyen. Ben haklı ve doğru olmak istemiyorum, kafamdaki şeyi bulmak istemiyorum. Tahmin etmediğim şeyi bulmak istiyorum ki her şeyi baştan öğrenebileyim. Doğru olmak çabası değil yani mevzu.”

Fotoğraf: Nividita Chatani, Arizona Üniversitesi

Betül Kacar kimdir?

Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya bölümünde doktorasını tamamlayan Betül Kacar ilk olarak, Georgia Tech bünyesindeki NASA Astrobiyoloji Enstitüsü’nde çalıştı, 2010 senesinde NASA doktora öğrencisi destekleme ödülünü alan Kacar, 2012 yılında NASA tarafından doktora sonrası çalışmalarını yürütmesi için aldığı ödül ile araştırmaları için Michigan State ve İsveç’in Uppsala Üniversitesi’nde çalışmalar yürüttü. 2014 senesinde NASA Egzobiyoloji ve Evrimsel Biyoloji Araştırma Fonu ile ödüllendirildi. 2014-2017 seneleri arasında Harvard Üniversitesi’nde aldığı bir ödül ile kendi bağımsız araştırma grubunu yönetti. 2016-2020 yılları arasında NASA Astrobiyoloji Enstitüsü Reliving the Past (Geçmişi Tekrar Yaşamak) uydusunun yürütücü araştırmacılarından biri olarak görev aldı, 2017 senesindeki NASA Astrobiyoloji Kongresi’nin organizatörlerinden olup bu kongrenin açılış konuşmasını verdi. 2017’den beri Arizona Üniversitesi’nde kendi astrobiyoloji araştırma laboratuarını yöneten Kacar, 2019 yılında NASA Genç Araştırmacısı ödülünü aldı. Aynı zamanda Japonya’da Tokyo Teknolojisi Üniversitesi Yer-Yaşam Bilimi Merkezi’nin kurucu araştırmacılarından biridir.