Eren Aysan: İTÜ’de kalbi yazıyla çarpan iki insanı anlatmamızdan korktular!

İstanbul Teknik Üniversitesi Edebiyat Topluluğu’nun gazeteci, yazar ve çizerlerin katılımıyla organize ettiği “Edebiyat Günleri”, üniversite yönetiminin ‘güvenlik gerekçesiyle’ dışarıdan katılımlara izin vermemesi üzerine iptal edildi.

“İTÜ Edebiyat Günleri” etkinliklerinden biri de Eren Aysan ve Işık Öğütçü’nün konuşmacı olarak katılacağı “Bereketli Topraklar Üzerinde Toplumcu Gerçekçi Edebiyat: Orhan Kemal ve Behçet Aysan” idi.

Etkinliğin iptal edilmesi sonrası, Eren Aysan, “Geleceğe dair kurduğumuz imkanlı düşlere sadece sözü gerekçe göstererek yasaklamaya kalkmanın yalnızca korkuyla ilgisi var” dedi. Aysan, “Bu ülkeyi yönetenlerin, idarecilerin tutumlarıyla akıl sağlığımızı korumak için çırpınabiliriz. Peki ya vicdanımızı? Onu nereye gömelim?” diye sordu.

Aysan’ın T24’e yaptığı açıklama şöyle: “Eğer İTÜ Edebiyat Topluluğunun düzenlediği etkinlik bugün gerçekleşseydi, dinleyenlere çiçeği burnunda bir şair adayıyla büyük bir yazarın karşılaşmasını anlatacaktım. 60’lı yılların sonunda Erdal Öz’ün Sergi Kitabevi’nde cepleri delik Behçet Aysan’ın kıvranarak Orhan Kemal’e nasıl ‘Avare Yıllar’ı imzalattığına değinecektim. Toplumcu edebiyatın ötelenmek istendiği, toplumculuğu savunan bir edebiyatın kimilerince yalnızca ‘slogan’cı bir biçem olarak görülüp aşağılandığı bir dönemeçte yürekleri kendi insanları için atan Orhan Kemal ve Behçet Aysan’ı gençlerle paylaşacaktım. Ve babamın dizelerini okuyacaktım bir kere daha: ‘sığırcıkların altından geçiyorduk, kara/ bir güneşle beraber ve caddelerde/ yalnız kuş ölüleri, yıkık evler, büyük/ düşlerim, güz yaprakları, sinema afişleri/ eski/ bir çınar/ yağmura duruyordu kalabalıklar/ ‘avare yılları’ imzalıyormuş Sergi Kitabevinde Orhan Kemal/ Bin dokuz yüz altmış sekizdi Ankara’ Büyük düşleri olan, kalbi yazıyla çarpan iki insanı anlatmamızdan korktular. Bundan bir kaç sene önce tesadüfen Akın Birdal’ın verdiği bir soru önergesini görmüş, nefes aldığım coğrafyadan bir kere daha kuşkuya düşmüştüm. Cezaevinde üç yazarın Yaşar Kemal’in, Turgut Uyar’ın ve babamın neden yasaklandığını anlamakta zorlanmıştım. Şiirin, romanın nasıl olup da okuma ediminden uzaklaştırabileceğini akıllara zarar bulmuştum açıkcası. Olabiliyormuş! Sözcüklerin büyüsünü kavrayamamış olanların tedirginliğini anlamak gerek! Edebiyatın tehlikesiz olduğunu hiçbir zaman savunmadım. Mario Vargas Llosa, ‘roman ve öykü olmasa özgürlüğün öneminin, bir zorba, bir ideoloji ya da dinin ayakları altında çiğnenmesinin farkında olamazdık’ diye boşuna söylemez. Öte yandan geleceğe dair kurduğumuz imkanlı düşlere sadece sözü gerekçe göstererek yasaklamaya kalkmanın yalnızca korkuyla ilgisi var. Bu ülkeyi yönetenlerin, idarecilerin tutumlarıyla akıl sağlığımızı korumak için çırpınabiliriz. Peki ya vicdanımızı? Onu nereye gömelim? İTÜ’de olmadık gruplar elini kolunu sallayarak gezinirken aydınların, şair ve yazarların konuşmalarına engel olmaya kalkmanın hunharca bir tavır olduğunu bile söyleyemeyeceğim artık! Daha fazlasını yapsınlar! Ellerinden geleni ardılarına koymasınlar! Öldürülen bir edebiyatçının kızı olarak, babamın şiirinin kalıcı olduğunu görüyorum ya! Gerisi vız gelir. Gün gelir kendileri de utanır bir gün.