“Mutluluğun teorisi”ni araştıran Pelin Kesebir: “Kendine ve etrafına daha olumlu ve yapıcı gözlerle bakan bir insan olmayı öğrenmekten daha etkili bir mutluluk stratejisi yok”

ABD’de Wisconsin-Madison Üniversitesi bünyesindeki Sağlıklı Zihinler Enstitüsü’nde (Center for Healthy Minds) mutluluk ve erdemler üzerine çalışan Dr. Pelin Kesebir ile Medyascope için görüştük. 

Uzun yıllardır mutluluğun teorisiyle ilgilenen Kesebir, “nasıl daha mutlu olabiliriz?” sorusunun hayatın belki en büyük, en önemli sorusu olduğunu düşünüyor ve “mutluluk öğrenilebilen bir şey” diyor.

Kesebir, mutluluğun değişik yapı taşlarını şöyle özetliyor: 

“Mutlu insan kendi içiyle, başkalarıyla ve genel olarak gerçeklikle sağlıklı bir ilişki içinde olan insan demek. ‘Kendi içiyle sağlıklı bir ilişkide olmak’, kendimize karşı olumlu, şefkatli, yapıcı tutumlara sahip olmak demek. Eğer acımasız bir iç sesimiz varsa, kendimizle sıklıkla iç savaşlara giriyorsak, mutluluk şu an bize uzak bir ihtimal. ‘Başkalarıyla sağlıklı bir ilişkide olmak,’ insanlara sevgi ve saygıyla yaklaşmakta zorlanmamak, ayrıca hayatımızda sıcak, yakın ve güvenilir ilişkilerin olması demek. Mesela ‘bir derdiniz, ihtiyacınız olduğunda ne zaman olursa olsun yardımınıza koşacağına güvendiğiniz bir akrabanız ya da arkadaşınız var mı?’ sorusuna ‘evet’ diyenlerle ‘hayır’ diyenler arasında ciddi mutluluk farkları çıkıyor. Son olarak, ‘gerçeklikle sağlıklı bir ilişkide olmak’, kendimizi, başkalarını ve hayatı çarpıtmadan algılayabilmek demek. Bu, hayatın doğası hakkında gerçekçi ve kabullenici tutumlara sahip olmayı da içeriyor. Örneğin dünyanın zor bir yer olduğu, başımıza her an her şey gelebileceği yahut her birimizin ölümlü olduğu gibi bir takım hayat kanunlarını olgunlukla ve zarafetle karşılayarak yaşamak mutluluğun önemli bir parçası.”

Daha mutlu bir insan olmak için ne yapmalı? Bize bu konuda ilk ne söylerdiniz?

Neredeyse hepimizin doğal eğilimi, mutsuzluklarımızdan hayatımızdaki bir takım dışsal faktörleri değiştirerek kurtulacağımıza inanmak. Hayat şartlarımız objektif olarak kötüyse, örneğin temel ihtiyaçlarımızı karşılamakta zorlanıyorsak, bu elbette doğru bir yaklaşım. O kadar kötü bir durumda olmasak bile, hayat şartlarımızın iyileşmesi yine de mutluluğumuza katkıda bulunacaktır, bunu yadsımıyorum. Fakat bu, sınırlı ve muhtemelen geçici bir etki olacaktır. Mutluluğumuza katkısı çok daha fazla olacak olan şey, içimizi daha mutlu bir insan olmamıza izin verecek şekilde dönüştürmek. Çünkü mutluluk, kaynağını her şeyden çok içimizden alan bir şey. Araştırmalar bize çevresel koşulların insanlar arası mutluluk farklarının yalnızca yüzde 10-15’ini açıkladığını söylüyor, oysa kişilik özelliklerimiz bu farkların yüzde 60-65’ini açıklıyor! Bu sebepten, daha mutlu bir insan olmak için her şeyden evvel zihnimiz ve karakterimiz üzerinde çalışmamız gerekiyor. Daha iyi, daha iyimser, kendine ve etrafına daha olumlu ve yapıcı gözlerle bakan bir insan olmayı öğrenmekten daha etkili bir mutluluk stratejisi yok.

Geçenlerde Twitter’da (@pelinkesebir) “mutluluk ve huzur, ‘hayat bana ne verecek’ten çok ‘ben hayata ne vereceğim’ sorusunda yatıyor” yazdınız. Biraz açar mısınız?

Tabii. Araştırmaların da işaret ettiği şöyle bir gerçek var ki, arka fonda sürekli çalan bir “ben, ben, ben” nakaratı eşliğinde, kendi ihtiyaç ve arzularımızın tatmininden ötesini düşünmeden yaşamak mutluluk getirebilen bir şey değil. Mutlu insanlara baktığımızda onların bencillikten uzak, almaktan çok vermeye odaklanmış, etraflarına faydalı olma güdüleri yüksek insanlar olduğunu görüyoruz. Bu demek değil ki kendi ihtiyaçlarını yok sayıyorlar veya kendi mutluluklarını başkalarının mutluluğuna feda ediyorlar. Yalnızca, tatmini almaktan daha çok vermekte buluyorlar. Bunun mutluluk getiren bir hal olması anlaşılır bir şey: Hayata karşı alacaklı tavrı içinde olduğumuzda hayal kırıklığı, öfke, hınç ve bilumum olumsuz duygu sürekli yanıbaşımızda bekliyor, iç dünyamız çirkin bir yere dönüşüyor. Oysa verecekli tavrında olduğumuzda kendi içimizden çıkıyoruz, dış dünyada yarattığımız en ufak bir olumlu fark bile bize tatmin hissi olarak geri dönüyor. O yüzden, sırf dünyaya değil kendimize de iyi gelmek istiyorsak yeteneklerimiz, ilgilerimiz, kaynaklarımız oranınca “ben bu hayata ne verebilirim” sorusunu içimizde hep canlı tutmak lazım.

Tanıl Bora, sözlükte eşanlamlı olmasına rağmen “sevinç”i dış etkenleri daha bariz, “neşe”yi ise görece içkin olmasıyla ayırt etmişti bir yazısında, ne dersiniz? 

Evet, bu bana da doğru bir ayrım gibi geliyor. “Neşe”nin mutluluk için elzem bir içsel özellik olduğuna inanıyorum. Ama burada kastettiğim neşe sürekli şen şakrak olmak, her şeyi şakaya vurmak, yahut vurdumduymazlık gibi bir şey değil. Kastettiğim neşe bir tür yetenek: Hayatı iyisiyle kötüsüyle kabullenip ondan her şeye rağmen tat alabilme, onu coşkulu bir şekilde yaşayabilme yeteneği. Bu yeteneği geliştirmek için içimizdeki olumlu duyguları (sevgi, ümit, şükran gibi) azami ölçüde beslemek gerekiyor. Keza hayatın en zor anlarında bile mucizevi bir şey olduğunu, bu mucizeye tanıklık edebildiğimiz için şanslı olduğumuzu kendimize sık sık hatırlatmak da faydalı olabilir.

Peki, mutluluğun değişik kültürlerdeki yansımaları ne şekilde oluyor? 

Bu konuda pek çok çalışmalar var ve en ilginç bulgulardan biri şu: Amerikalılar ve genelleyecek olursak Batılı toplumlar, mutluluğu heyecan ve coşku gibi yüksek enerjili duygularla ilişkilendiriyorlar. Oysa Doğu’da mutluluk huzur, sakinlik, dinginlik gibi daha düşük enerjili bir ruh hali şeklinde algılanıyor. Bu, haliyle mutluluğun davranışsal dışavurumlarını da etkiliyor. Örneğin; Amerikan çocuk kitaplarıyla Tayvan çocuk kitaplarındaki çizimleri karşılaştıran bir araştırma, Amerikan kitaplarında daha abartılı mutluluk ifadeleri, daha kocaman gülümsemeler olduğunu göstermiş. Buna karşılık, Tayvan kitaplarında daha küçük tebessümler, daha sakin ifadeler var.

Bir diğer önemli kültürel fark da, mutluluğun ne kadar geçici ve kırılgan bir şey olarak algılandığıyla ilgili. Doğu toplumlarının gözünde mutluluk çok daha kolay kırılabilen ve tersine dönebilen bir şey.

Hem Asya, hem Ortadoğu ülkelerinde mutlulukları mutsuzlukların takip edeceğini öngören bir “diyalektik” inancı var. Bu inanç bizim kültürümüzde de yaygın, en azından yakın döneme kadar yaygındı; “Çok güldük, çok ağlayacağız”, “çok güldük, aman başımıza bir şey gelmesin” gibi deyişlerden aşina olduğumuz üzere. Çıkışları kaçınılmaz olarak inişlerin takip edeceği yönünde bu tarz bir inanış beraberinde bir “mutluluk korkusu” getirebiliyor, ki bu Batı’da rastladığımız bir kavram değil.

Pelin Kesebir kimdir?

1979 yılında İstanbul’da doğdu. 2002 yılında Koç Üniversitesi’nden mezun oldu. Sosyal psikoloji ve kişilik psikolojisi alanındaki doktorasını ise 2009 yılında İllinois Üniversitesi’nden aldı. Şu an, ABD’de Wisconsin-Madison Üniversitesi bünyesindeki Sağlıklı Zihinler Enstitüsü’nde (Center for Healthy Minds) mutluluk ve erdemler üzerine çalışıyor. Kendisi hakkında detaylı bilgiye şu adresten ulaşabilirsiniz: http://brainimaging.waisman.wisc.edu/~kesebir/