Çağrı Yalgın’ın sesli kitabı “Onlar Finli değil, Fin!”den hareketle Kuzey ülkelerinin sevgi anlayışı

Çağrı Yalgın’ın, Beyaz Zambaklar Diyarı’ndan gerçek hikâyeler anlattığı sesli kitap “Onlar Finli değil, Fin!” yayımlandı.
Yalgın, hayatının dokuz yılını Finlandiya’da geçiren, oraya temelli yerleşen bir bilim insanı. Bir yandan Helsinki ve Tampere üniversitelerinde beyin araştırmaları yaparken bir yandan da ülkenin dilini öğrenip kültürüyle haşır-neşir olmuş. Sonunda Finlandiya hakkında okuduklarını bir kitaba dönüştürmüş. Kitap önce Storytel servisinden sesli kitap olarak yayımlandı ve sonra da Entropol Kitap’tan e-kitap olarak çıkacak.

Çağrı Yalgın, Finli kelimesinden o kadar dertli ki bunu kitabın adı yapmakla kalmıyor, “Bu kitap, hiç değilse ilk paragraf, çok okunsun, ve tez zamanda şu Finli kelimesi tedavülden kalksın!” diye söze giriyor. “Fin’e Finli demek, Türk’e Türklü demek gibi bir şey” çünkü. “Fin diye bir yer yok ki Finli olsun! Ama Çin var, Çinli var. Herhalde bu Çin-Fin-Çinli kelimeleri karışıyor ve aradan şu Finli kelimesi sıyrılıyor” diye düşünüyor. En azından onun hipotezi o.
Yalgın, kitapta Finlandiya ve Türkiye arasındaki kendisine ilginç gelen bağlara da değiniyor. Fin besteci Sibelius adına verilen ödülü alan Türk besteciden, Ankara Üniversitesi’nin Fin kimya hocasının Ankara’dan Finlandiya’ya götürdüğü atlarına, oradan da Finlerle Türklerin göğüs göğüse çarpıştığı muhabereye dek… Birbirine binlerce kilometre mesafedeki bu iki ülke ve halk arasındaki bu bağlantıları ilginç buluyor Yalgın, “Bunların en önemlilerinden biri kuşkusuz Rus yazar Grigoriy Petrov’un ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ kitabı” diyor ve ekliyor: “1923 yılında yayımlanmış bu kitabın Cumhuriyetin ilk yıllarında tercüme edilip müfredata alınmasını bizzat Atatürk’ün istediği, 27 Mayısçıların bu kitaptan esinlenerek darbe yaptığı rivayetler arasında.”
Yalgın, Atatürk’ün bu tercihine dair bir kayda Helsinki’de oturduğu yerde ulaşamadığını, ancak 27 Mayısçıların bu kitaptan etkilendiğine dair birkaç delil bulduğunu söylüyor. Örnekleri kitapta var.

Kısa ve karanlık gündüzler

Yalgın, kaba bir kronolojik sıra izleyerek Finlandiya’nın tarihinden coğrafyasına, şehirlerinden ilk sakinlerine, edebiyatına, en önemli ekonomik kaynağı olan kooperatiflere… birçok konuda bilgi veriyor. Fince ve Türkçe arşivlerden olduğu kadar birçok akademik kaynaktan elde ettiği bu bilgileri herkesin okuyabileceği bir dille aktarıyor.
Kendisi hem tıp doktoru hem de araştırmacı biyolog olan yazar, Fin halk sağlığının hekimlerinden de bahsediyor, Finlandiya kışının kısa ve karanlık gündüzlerinin beyni nasıl etkilediğinden de. Aslında bunlar sadece Finler için değil, kışları yaz saatinde daha gün doğmadan kalkıp işe gitmek zorunda kalan İstanbullular için de geçerli. “Demek oluyor ki güzel bir uyku çekip ertesi güne zinde başlamak istiyorsanız, yatmadan önce hiç değilse bir yarım saat boyunca meselâ cep telefonu ekranının, banyo aynasının parlak ışığından kaçınmalısınız.”

Kuzey’in sevgi anlayışı

“Eğitim, sağlık gibi örnekler söz konusu olduğunda Finlandiya’nın ve İskandinav ülkelerinin sosyal devlet, refah devleti veya sosyal refah devleti olduğunun altı çizilir sürekli. Bu ülkeler tüm vatandaşlarına nitelikli eğitim, sağlık, çevre ve iş yaşamı sağlamışlardır” diyor Yalgın, buradaki “tüm vatandaşlar” kısmı önemli. Çünkü:
“Maksat zenginden alıp fakire vermek değil, ister zengin ister fakir olsun her vatandaşın hastalık, maddi sıkıntı, yaşlılık veya bildiğiniz şanssızlık gibi sebeplerden bir başkasına muhtaç olmasını önlemektir: Çocukların iyi eğitim alması ebeveyninin cüzdanına bağlı değildir. Çalışanın sağlık sigortası, gebelik, annelik- babalık izni işvereninin insafına kalmış değildir. Çalışan da girişimci de emekli de hasta olursa tedavisi sigorta şirketinin kararına bağlı olmaz. Yaşlanınca kimsenin bakımı çocuklarına ve kadının geçimi kocasına kalmaz.
Böyle olunca insanın çevresiyle bağları maddi zemine dayanmaz. Evli çiftler birbirlerini sevdikleri için evlenir ve evli kalırlar. Çocuklarının geleceğinden, yaşlıların bakımından endişelenmek yerine onlarla daha iyi vakit geçirmeye bakarlar. Çalışanlar, sevdikleri işte uzun yıllar geçirirler. Birbirine mecbur kişilerin maddi zorunluluklardan kaynaklanan bağları, yerlerini bağımsız bireylerin karşılıksız sevgiye dayalı bağlarına bırakmıştır.
Gazeteci-yazar Anu Partanen kitabında bunu “Kuzeyin sevgi anlayışı” olarak tanımlıyor.
Partanen’e göre Kuzeyli ülkelerin refah devletini sosyalist sistemlerinkinden ayıran en önemli ölçüt de bu. Sosyalist devletler toplumu bireysel özgürlükler pahasına güçlendirmeye çalışırken, Kuzeyli devletler aksine bireye vurgu yapıyor, her bireyin başka birine muhtaç olmadan ayakta durabilmesine çabalıyor.
Bu sosyal refah sisteminin bu ülkelerin hepsinde toplumdan çok geniş destek bulmasının en büyük sebebi de bu, Partanen’e göre. Devletin herkes kadar kendi arkasında olduğunu, devletin sağladığı hizmetlerden herkes kadar kendinin de yararlandığını gören birey o sistemden memnun.”

Çağrı Yalgın kitabını şöyle anlattı: