Böyle büyük bir evrende yalnız olmamız mümkün mü? Ya değilsek?

 

NASA, “Böyle büyük bir evrende yalnız olmamız mümkün mü? Ya değilsek? Başka yaşamlar burada gözlemlediklerimize benziyor mu? Yaşam ne kadar rastgele, ne kadar değil, her yerde hep bizim gezegenimizdeki gibi mi olmak zorunda?” gibi soruları cevaplamak için yeni bir proje başlattı. NExSS adlı bu proje merak edilen sorulara cevap arayan birçok alandan farklı 30 araştırmacıyı bir araya getirdi. Yaklaşık bir ay önce Seattle’da bir toplantı yapıldı ve gerekli kriterler tartışıldı. Hedef, Güneş Sistemi’nin dışındaki gezegenleri daha iyi gözlemleyebilmek için nasıl bir teleskop geliştirilebileceğine karar vermek.

NExSS’in toplantısında yer alan isimlerden biri de Harvard Üniversitesi’nden Dr. Betül Kacar. Kacar, projede, evrimsel süreçlerin tekrar edilip edilemeyeceğini test etmek üzere çalışıyor. “Hayat tekrardan başlasa günümüzdeki halini alır mıydı? Gözlemlediğimiz hayat ne kadar tesadüf ya da ne kadar zorundalık ürünü?” gibi sorulara yanıt arıyor.

 

betul-kacar Kacar ile T24 için görüştük. Merak ettiğimiz sorular ve aldığımız yanıtlar şöyle:

– Ne zamandır NASA bünyesinde çalışıyorsunuz? Hangi üniversitelerde çalışmalar yürütüyorsunuz?

NASA bünyesinde çalışmaya 2011’de başladım. NASA birkaç senede bir belli üniversitelere NASA Astrobiyoloji Enstitüsü yatırımı yapıyor, bunlar bir nevi “uydu” enstitü, ve hepsi NASA Ames Araştırma Merkezi’ne bağlı. İlk olarak, Georgia Tech bünyesindeki NASA Astrobiyoloji Enstitüsü’nde çalıştım, ardından NASA tarafından doktora sonrası çalışmalarımı yürütmem için bir ödül kazandım, bu ödül aynı zamanda seyahat imkanı sağlıyordu ben de araştırmalarım için Michigan State, Uppsala Üniversiteleri’nde çalışmalar yürüttüm. Devamında NASA Astrobiyoloji Genç Araştırmacı Ödülü, NASA Egzobiyoloji ve Evrimsel Biyoloji Araştırma Fonu ile ödüllendirildim. 2015 senesinden beri Harvard Üniversitesi’nde kendi araştırma grubumu yönetiyorum, aynı zamanda Japonya’da kurulan hayatın temellerini anlamaya yönelik bir merkezde yardımcı doçent olarak görev alıyorum. Mart ayından beridir NASA Astrobiyoloji Enstitüsü Reliving the Past (Geçmişi Tekrar Yaşamak) uydusunun yürütücü araştırmacılarından biri olarak görev alıyorum. Araştırmalarıma bu kadar yardım eden bir kuruma ben de yardımcı olmak istiyorum, dolayısı ile NASA çalıştay ve toplantılarına elimden geldiğince katkıda bulunmaya çalışıyorum. 2017 senesindeki NASA Astrobiyoloji Kongresi (AbSciCon) organizatörlerinden biriyim, bu sorular ile ilgilenen mikrobiyoloji ve moleküler evrim çalışan master, doktora öğrencisi arkadaşlar çekinmeden başvurup çalışma özetlerini göndersinler, astrobiyoloji kongrelerimiz çok renkli geçiyor.

– NASA’nın NExSS ile planladığı ne?

NASA, bir gezegeni tam anlamıyla mercek altına almadan önce bunun gerekli olup olmadığından mümkün oldukça emin olmak istiyor. Zira bir gezegeni daha iyi anlamak gerekli ve önemli olarak düşünüldüğü zaman en az 30 sene bu gezegeni anlamaya yönelik bilimsel ve teknolojik yatırım yapılıyor. Astrobiyologların merak ettiği sorular şöyle: Böyle büyük bir evrende yalnız olmamız mümkün mü? Ya değilsek? Başka yaşamlar burada gözlemlediklerimize benziyor mu? Yaşam ne kadar rastgele, ne kadar değil, her yerde hep bizim gezegenimizdeki gibi mi olmak zorunda? Belki bu soruların cevabını asla bulamayacağız ama bunlar esasında yaşadığımız mavi ve kırılgan bu gezegenimizde sorabileceğimiz en büyük sorular. Peşinden koşup bu soruları cevaplamak ve cevaplanması için belki küçük bir katkıda bulunmaya ömür harcamaya değer bence.

– Bu projede sizin sorumluluğunuz ne olacak?

Dünyamız tek bir zaman diliminden ve tek bir tarihten oluşmuyor. Bir zaman makinemiz olsa ve 3 milyar yıl öncesine gitsek bizi çok farklı bir Dünya bekliyor olurdu: asitli goller, aktif volkanlar, lava nehirleri, muhtemelen çok yüksek bir sıcaklık, ve de yok sayılabilecek bir oksijen, biz bu koşullarda yaşayamazdık. Sadece bizim değil, gezegenimizin şu anki koşulunda yaşayan çoğu canlı için yaşaması imkansız bir dünya eski dünya, dolayısı ile geçmiş gezegenimizin çok farklı bir yer olduğunu ve bize şu ankinden farklı bir veri sunduğunu düşünebiliriz değil mi? Eğer Güneş Sistemimiz dışındaki bir gezegen Dünyamız’ın geçmişini andırıyorsa bu gezegeni gezegenimizin şimdiki haliyle kıyaslamak ve yaşam barındırmadığı sonucuna varmak eksik olur, demek ki Dünyamız’ın geçmişini iyi anlamalı. Bir zaman makinemiz olmadığı için bu çalışmaları hem modelleme, hem hesaplama hem jeolojik çalışma hem de şimdiki canlıların yaşam tarzını ve genetik kodundaki bilgileri çözmeye çalışarak yapıyoruz. Benim çalışmalarım evrimsel süreçlerin tekrar edilip edilemeyeceğini test etmek üzerine. Hayat tekrardan başlasa günümüzdeki halini alır mıydı? Gözlemlediğimiz hayat ne kadar tesadüf ya da ne kadar zorundalık ürünü? Atasal genlere ikinci bir şans verip laboratuarda evrimleştiriyoruz, adaptasyon süreçlerinin kendini tekrar eden basamaklardan mı oluştuğunu istatiksel olarak tespit etmeye çalışıyoruz.

 – Bu süreçte neler öğrendiniz?

Ne öğrendim? Büyük düşünmek, inovasyon güzel ve önemli elbette, insanlık olarak ancak bu şekilde sıçrama yapabiliyoruz, ama kalite detaylarda gizli, ve bu da ancak detaylar üzerine uzmanlaştıkça oluyor. Öte yandan bir alanda uzmanlaştıkça, o alanı çok iyi bildikçe, geneli düşünmeye daha az vakit kalıyor, ve büyük resimden kopabiliyorsunuz. Yani işin sırrı hem büyük resmi görüp hem detaylarla ilgilenebilmekte ve bu ikisini sentezlemek kolay iş değil. Öbür türlü büyük fikriniz bilim kurgu seviyesinde kalabiliyor, bir noktada bir zemine zincirlenmeli, havada uçmamalı. Her ne kadar büyük düşünürseniz düşünün, fikriniz her ne kadar zamanının ötesinde olsun, hayata geçirmek istiyorsanız şu zamandaki insanları ikna etmeniz gerekli. Bu da ancak detaylara olan hakimiyetinizle mümkün.

– Peki, Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerde yaşam olup olmadığına dair şu ana kadar nasıl çalışmalar yürütüldü? 

Carl Sagan’ın bir sözü vardır; Eğer tüm evrende yaşam sadece Dünya’da varsa, bu çok büyük bir yer israfı olurdu. Peki, evrendeki diğer yaşamları nasıl bulabiliriz? Kepler Uzay Teleskopu büyük bir basamaktı. Kepler sayesinde Güneş Sistemimiz dışında bulunan yıldızların etrafındaki gezegensel sistemlere ulaştık. Peki bu gezegenler yaşama elverişli koşullara sahip olabilir mi? Bizden çok uzaktaki bu gezegenlerdeki hayatın izlerini bulmak için öncelikle o gezegende neye bakacağımızı bilmek gerekiyor. Atmosferi nasıl, sıcaklığı nasıl, hangi yıldıza yakın, karasal mı, gibi. Peki, bu kriterleri nasıl belirleyebiliriz? Bu muazzam zorlukta bir iş elbette, çünkü elimizde tek bir canlı taşıyan gezegen örneği var, o da Dünyamız. Dolayısı ile çalışmalarımızın çoğu burada gözlemlediklerimizin benzerinin başka yerlerde olduğunu düşünmek üzerine kuruyoruz. Dolayısı ile suyu ya da bizim atmosferimizde bulunan belli başlı gazların onlarda da var olup olmadığını, sıcaklıklarının bizim gezegenimize benzeyip benzemediğini, bizdeki hayat için önemli olan depremlerin orada da olup olmadığını sorgulamak, gibi.

– Çalışmalarınızdan Türkiye’deki öğrenciler de haberdar oluyorlar mı? 

Türkiye’deki öğrencilerle sosyal medya aracılığı ile görüşüyoruz vakit buldukça. Twitter harika, bu sayede hem onlar benim varlığımı öğrendi hem de benim konuştuğum öğrenciler aracılığı ile eğitimdeki gidişattan ilk elden veri alabildim.

– Nedir gözleminiz?

Gözlemlediğim şey: korku, özgüven eksikliği. Düşünmeye, sormaya, istedikleri adımı atmaya korkan bir sürü genç ve hata yapma korkusunu besleyen bir sürü neden. Herkes böyle değil, bir baloncuk içinde yaşayan ve çoğunluğun gidişatından bihaber şanslı bir azınlık da var, fakat genel maalesef böyle.

– Ne tarz sorularla karşılaşıyorsunuz?

Yönelttikleri sorular: Sizce ne yapmalıyım? Siz nasıl yaptınız? Genetik okudum ama aklım fizikte kaldı, ilerde fiziğe geçsem olur mu? şeklinde oluyor.

– Önerileriniz ne yönde oluyor?

Hep aynı şeyi söylüyorum: Sevdiğiniz şeyin peşinden koşun, kendi yolunuzdan gidin, kendi izinizi bırakın. Neyi sevdiğinizi ancak sevmediğiniz şeyleri fark ederek anlarsınız, bunun için de yeni şeyleri denemeye açık olmanız gerekir ve bunun yaşı yok. On sene sonra ne yapacağınızı şimdiden bilmek zorunda değilsiniz, kendinizi özgür bırakın, açık olun ve korkmayın diyorum. Özgüven kendi kendine oluşan birşey değildir, güveniniz kırılmadan, korkularınızla yüzleşmeden, deyim yerindeyse burnunuz sürtülmeden özgüven oluşmaz, oluşan olsa olsa güçlü görünme gösterisidir, bunu da sarsmak kolay olur.
Sürreal bir görüş var, hedefim olmalı, şimdi ne yapacağımı bilmem lazım gibi. Elon Musk’ın beş yaşındayken PayPal’ı kurup ardından bu parayla uzay seyahati gerçekleştirme hedefi olduğunu zannetmiyorum, ama çocukluğundan beri büyük şeyler başarma hayali olduğundan eminim. Hedef koyma ve hayal kurma arasındaki fark unutuluyor. Üniversite seçme sınavlarının rastgele olduğu, ve başarınızın çoklu soru seçme üzerinden belirlendiği bir sistemde ne üniversite ne de bölümünüz sizin zekanızı belirleyemez, kendinizi bunaltmayın. Sevmediğiniz bir bölümdeyseniz üniversite içinde diğer bölümlerde gönüllülük yapabilirsiniz, Türkiye’de birçok kongre var, bu kongrelere katılabilirsiniz, daha sonra sevdiğiniz alanda master yapabilirsiniz. Okumak istemiyorsanız bir süre okulu dondurup dünyayı gezebilirsiniz, sonra tekrar başka yerde başka birşey yaparken bulabilirsiniz kendinizi. Bir sürü genç dünyada böyle yaşıyor böyle büyüyor, biz çocukları çok bunaltıyoruz, hayallerini bastırıyoruz, sonra onlar büyüyünce onlar da ruhsuzlaşan yetişkinlere dönüşüyorlar, yeni nesili bunaltma bayrak yarışı sırası onlara geçiyor. Döngüyü kırmak gerek, bu da bazen tek bir insanla başlıyor. Ben kim oluyorum ki, demeyin.

– Son soru: Şu sıralar anlatırken sizi en çok heyecanlandıran bilgiler neler?

En büyük inovasyonu aslında biyolojinin kendisi yapıyor. Etrafınıza bir bakın! Doğadan öğrenecek çok, çok şey var. Nasıl eski insanlar mağaraların duvarına çizimler bıraktıysa, eski bakteriler de kendi izlerini kayalar üzerine bırakıyor. Nasıl mağara duvarlarındaki resimlerden eski insanların hayat tarzını anlamaya çalışıyorsak, kayalardaki biyolojik imzaları okuyarak milyarlaca yıl önceki dünya hakkında bilgi toplamaya çalışıyoruz. Tüm bunlar da DNA’nın belirlediği şeyler. Biyoloji ile Yer Bilimleri arasındaki bağlantının fazla irdelenmediğini, göz ardı edildiğini düşünüyorum. Bence geçmişimizi anladığımız zaman ancak o zaman başka gezegenlerdeki hayatı bulma ve anlama imkanımız da artacak. Şimdi tamamen bu konuya odaklandık, dünyamızın geçmişini anlamak, bu izleri bırakan genetik kodları tekrar canlandırmak istiyoruz, bir nevi tersine zaman yolculuğu diyelim. Biyolojin potansiyeline inanıyorum. Bakalım neler keşfedeceğiz.

Fotoğraf: Yaman Özakın