‘İç güvenlik paketi yasalaşırsa sosyal demokrasiyi tartışmak, meleklerin cinsiyetini tartışmak gibi olacak’

zorluklar_ve_firsatlar“Demokratikleşme ve toplumsal vatandaşlık uzun bir süredir Türkiye’nin de gündeminde. Ancak Türkiye’de toplumdan yükselen eşitlik ve adalet taleplerine karşın sosyal demokrasi etkin bir toplumsal ve siyasal hareket haline gelemedi, gerekli olan örgütlenme ve politikaları hayata geçiremedi” diyen İstanbul Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyeleri Yrd. Doç. Dr. Yunus Emre ve Yrd. Doç. Dr. Burak Cop yeni bir çalışmayla karşımızdalar. Küresel çevre ülkelerinde sosyal demokrasi yükselirken yerinde saydığını düşündükleri Türkiye sosyal demokrasisini, ‘Türkiye İçin Sosyal Demokrasi: Zorluklar ve Fırsatlar’ adlı kitapta sorguluyorlar.

Yaptıkları sorgulamayla, Türkiye’de solu yeni bir kavramsallaştırmaya ulaştırma çabalarına katkıda bulunmayı amaçlıyorlar. Kitapta sosyal demokrasi ve Cumhuriyet Halk Partisi üzerine, konunun uzmanları ve deneyimli politikacılarla yapılmış mülakatlar var. Bazı mülakatların ara başlıkları şöyle:

 

Kemal Derviş: “Gezi, CHP ve HDP birbirlerini tamamlayan, birbirlerine güç verebilecek potansiyeller.”

Ayşe Buğra: “Ulusalcıları kaybedip Kürtleri kazanmak gibi bir denkleme inanmıyorum.”

Çağlar Keyder: “CHP, Hindistan’daki Kongre Partisi gibi çökebilir.”

Ercan Karakaş: “Solda ideoloji yoksa parti de yok demektir.”

Gürsel Tekin: “Ne işimiz vardı bizim 28 Şubat’ta?”

Melda Onur: “Reytingimiz kadar oyumuz olsa iktidar olurduk.”

Oğuz Oyan: “Avrupalı sosyal demokratlarla çıkar birliğimiz yok.”

Ruşen Çakır: “CHP evdeki bulgurdan olmaktan korkuyor ama evde bulgur yok.”

Kitap hakkında bilgi aldığımız Yunus Emre, kitapta en genel anlamıyla Türkiye’de sosyal demokrat formasyonların eksikliğinin konu edinildiğini, Türkiye deneyiminin uluslararası bir bağlama oturtulduğunu, sorunun tarihsel ve güncel boyutlarının ele alındığını belirtti. Emre, “Mülakatlarda odaklanılan temel mesele Türkiye’de niçin Batı Avrupa tipi bir sosyal demokrat hareketin gelişemediği sorunu,” dedi.

Emre, sosyal demokrat hareketlerin sanayileşme ve kentleşme ile ortaya çıkan ‘toplumsal soruna’ barışçıl bir çözüm bulma arayışı olarak doğduğuna dikkat çekip ekledi:

“Yapısal etkenlerin bir sonucu olarak küresel kapitalizmin merkez ülkeleri ile çevre ülkeleri arasında sosyal demokrasi konusunda farklı tarihsel yörüngeler ortaya çıktı. Sosyal demokrasi Batı Avrupa’da ortaya çıkmış ve büyük başarılar kazanarak yirminci yüzyıla damgasını vurmuştur. Yirminci yüzyılın son döneminde ise küresel çevre ülkelerinde de gündeme gelmiştir. Bu ülkelerde sosyal demokrasi günümüzde hem önemli seçim başarıları kazanmakta hem de insani gelişmişlik başta olmak üzere ülkelerinin ekonomik ve toplumsal yaşamında köklü değişiklikler meydana getirmektedir”.

Emre’ye göre Türkiye’de sosyal demokrasi tartışmaları küresel çevreye kıyasla görece erken bir dönemde başlamış olsa da gitgide sosyal demokrasiden uzaklaşıldı; üçüncü dünyacı, kalkınmacı ve devleti koruma refleksine dayalı bir ulusal popülizm sosyal demokrasi yerine ikame edilmeye çalışıldı.

“Ülkemizde sosyal demokrasinin küresel merkez ve çevre ülkeleri düzeyinde gelişememesi toplumsal vatandaşlık, eşit yurttaşlık, demokratik sivil toplumun oluşumu, yoksullukla mücadele gibi alanlarda önemli eksiklikleri de beraberinde getirmektedir” diyen Emre, Türkiye’de sosyal demokrasinin gelişme imkânlarının detaylı bir analizinin gerektiğini, kitabı da bu amaçla hazırladıklarını söyledi.

Kitabın diğer yazarı Burak Cop ise gördükleri ilgiden memnun. Cop, T24’ün sorularını şöyle yanıtladı:

Kitabınızdaki bulgular nedir?

Farklı niteliklere sahip 14 kişiyle söyleşi yaptık. Çoğu, CHP’nin emekçi sınıflardan yeterince oy alamadığına işaret etti ve bunun yolu olarak da ulusal gelirin yeniden-bölüşümünü öngören sosyal politikaların parti söyleminin merkezine daha belirgin biçimde konması gerektiğini söyledi. Parti yönetiminin parti örgütüyle, örgütün de toplumla ilişkisinin yeterince güçlü olmadığı sıkça söylendi. Sağa açılma stratejisinin bir başarı getirmediği ve getirmeyeceği konusunda neredeyse herkes hemfikirdi.

Toplumun örgütsüzleşmesinin, sosyalist solun da zayıf olmasının CHP’nin sol politikalara yöneltilmesini zorlaştırdığı vurgulandı. 1960’lar ve 70’lerde ise CHP’ye soldan gelen bir basınç vardı ve bu basınç Ecevit’in liderliğindeki kadronun sola yöneliminde önemli rol oynamıştı. Gerçi şimdi de, her ne kadar şu aralar “görünmez” halde olsa da Gezi dinamiği var. Gezi Hareketi de CHP’yi sola doğru iten bir rüzgâr işlevi görebilirdi. Ancak geçen yılki iki seçimde CHP’nin tercihleri, Gezi’nin parti üzerinde bu bağlamda en ufak bir etkisinin dahi olmadığını gösterdi. Zaten konuştuğumuz insanların çoğu da CHP’nin Gezi’nin enerjisinden yararlanamadığını söyledi.

Mülakat yaptığınız isimleri seçerken nelere dikkat ettiniz?

Siyasi görüş açısından çeşitlilik olsun, ancak bir yandan da konuşacağımız kişiler CHP hakkında fikir beyan edecek pratik tecrübeye yahut entelektüel yeterliliğe sahip olsunlar dedik. Farklı görüşlerden insanlarla konuştuk ama gökkuşağı kadar da renkli bir liste hazırlamadık. Partinin tecrübeli isimlerinden Gürsel Tekin, Hurşit Güneş, Oğuz Oyan, Sencer Ayata, Ercan Karakaş ve Burhan Şenatalar ile konuştuk. Çalışkan partililerden biri olan Melda Onur’la konuştuk. Türkiye sosyal demokrasisinin dünyada en çok tanınan simalarından Kemal Derviş’le görüştük. Akademisyenlerden Çağlar Keyder, Mehmet Ö. Alkan ve Ayşe Buğra’ya kulak verdik. Tarafsız siyasal gözlemci olarak Ruşen Çakır’ın görüşlerine başvurduk. Sosyalist kanattan Alper Taş’la, sağ kanattan Taha Akyol’la konuştuk.

Sosyal demokrasi, kırsal kesimlerin mi yoksa kentlilerin mi sistemidir?

Tarihsel olarak da, güncel olarak da kentli bir ideolojidir. Türkiye’de nüfusun çoğunun kırsalda yaşadığı 1970’lerde sosyal demokratlık belki daha zordu ama Ecevit ve yol arkadaşları bunu başardı. Tabii toplumun köylü ağırlığını da dikkate aldılar, “toprak işleyenin su kullananın” o dönemden akılda kalan en çarpıcı sloganlardan biridir.

Sosyal demokrasi Batı’da zamanla salt örgütlü işçi sınıfının ideolojisi olmaktan çıktı. Bunun erken bir örneği, 1930’larda köylülükle ittifak kuran İsveç sosyal demokrasisidir. Alman sosyal demokrasisi de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yavaş yavaş bu yönelime girdi ve 1959 kongresiyle işçi sınıfı partisinden catch-all, yani “herkesi yakala” partisine dönüştü. Bu konular Yunus Emre’nin 2 yıl önce İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabında güzel anlatılıyor.

Öte yandan, dikkat, az önce bir şey dedim. Salt örgütlü işçi sınıfının ideolojisi olmaktan çıktı. İşçi sınıfına dayanma özelliği ise ortadan kalkmadı. Kentliliği de ortadan kalkmadı. Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde seçim sonuçlarına bakın. Genelde kozmopolitliği yüksek, nüfusu büyük, halen veya geçmişte sanayi şehri olan yerlerde sosyal demokratların daha güçlü olduğunu göreceksiniz, şayet buralarda yabancı düşmanı sağ güçlü değilse. Muhafazakâr partiler ise “countryside” denen kırsalda daha güçlüdür.

Türkiye’de sosyal demokrasinin gelişmesi için ilk şart ne sizce? Gelişmenin önündeki en belirgin engel ne?

Örgütlü toplum çok zayıf. Burada geleneksel örgütlülükten söz ediyorum. OECD ülkeleri arasında sendikalı çalışan oranının yüzde 50’nin üzerinde olduğu 3 İskandinav ülkesi, aynı zamanda sosyal demokrasinin tarihsel kaleleri. OECD ortalaması ise yüzde 17,5. Listenin dibinde hangi ülke var peki? Yüzde 5,4 ile Türkiye. Ülkemizin bir üstündeki Güney Kore bile makası açmış: Yüzde 9,9. Bunlar 2011 rakamları, şimdi durum belki daha da kötüdür.

Sosyal demokrasinin kitlelere yeterince nüfuz etmiş bir ideoloji olmadığını da görüyoruz Türkiye’de. Sosyal demokrasi her şeyden önce pek tanınmıyor. Ya da doğru tanınmıyor. 12 Eylül kesintisinin ardından gelen SHP rüzgârı sosyal demokrasiyi hegemonik hale getirebilirdi ama 1989-1994 dönemi iyi değerlendirilemedi. DYP ile kurulan koalisyon da yıprattı SHP’yi. Merkez sağın da kitlelerin refah ve adalet talebine cevap verebilecek bir hali yoktu ve böylece İslamcı siyaset yükseldi.

90’larda kimlik meselelerinin yükselişi kötü etkiledi sosyal demokrasiyi. İslamcılığın ve Kürt hareketinin yükselmesi kendini sosyal demokrat diye tanımlayanlar arasında laik cumhuriyet vurgusunu güçlendirirken gelirin yeniden-bölüşümü, hatta demokratikleşme gibi konuları gündemin arka sıralarına attı. Yine de 90’ların SHP ve CHP’sine haksızlık etmek istemem. Bu partiler ANAP ve DYP’ye göre insan hakları, temel özgürlükler gibi konularda çok daha duyarlıydı. Zaten İslamcıların da demokrasiyle bir ilgileri olmadığı açık. İstedikleri kadar kerameti kendinden menkul mağduriyetlerini köpürtsünler. Bugünkü manzara ortada. Bugünkü güç 20 yıl önce ellerinde olsaydı kim bilir memleketi ne hale getirirlerdi.

Sosyal demokrasinin gelişmesinin önündeki engeli sordunuz. Demokrasi olmazsa sosyal demokrasi hiç olmaz. İç güvenlik paketi denen paket yasalaşır ve seçimden sonra da Erdoğan’ın gönlüne göre bir anayasa yapılırsa Türkiye’de sosyal demokrat siyasetin olanaklarını tartışmak meleklerin cinsiyetini tartışmaktan daha anlamlı olmayacak.

Bugünkü Türkiye’deki toplumsal çevreyi, ekonomik tatmin ve beklenti düzeyini nasıl değerlendirirsiniz?

Siyasetin olağan akışında seyretmesini mümkün kılan koşullar hüküm sürdükçe Türkiye’de sosyal demokrat bir siyasetin önü açık aslında. Örgütlü toplum bağlamında 1970’lerden gerideyiz ama nüfusun yüzde 80’e yakını şehirlerde yaşıyor ve söyleşi yaptığımız Sencer Ayata’nın deyişiyle çiftçi ve esnaf toplumundan ücretli emek toplumuna dönüşüyoruz. Türkiye’de hem mavi yakalı hem de beyaz yakalı emekçilerin nüfustaki oranı artıyor. Sanayideki işgücü tarımdaki işgücünü sayısal olarak 2009’da geçti.

Beri yanda ciddi ekonomik ve toplumsal sorunlar yaşanıyor. Yurdun çeşitli yerlerinde artan işçi eylemliliği de bunun sonucu. Dış kaynağa bağımlı büyümesi ve devasa hale gelen borç stokuyla Türkiye, yükselen pazar ülkeleri arasında ekonomisi en kırılgan durumda olanı. İnşaata dayalı ekonomik büyümede sona gelindiği hissediliyor. Türk lirası dolar karşısında güçsüz. İşsizlik yüzde 10 civarında. Genç işsizliği bunun iki katı. Gelir dağılımı adaletsizliği sürüyor. İş cinayetlerinde 2014 rekor yılı oldu, bir yılda ölen işçi sayısı 2000’e yaklaştı.

Tüm bunların yanında milyonlarca insan kimliğine ve kültürüne saygı gösterilmesini talep ediyor, daha fazla özgürlük ve demokrasi istiyor. Yığınların farklı talep, özlem ve beklentilerini bir şemsiye altında toplayacak olan sol politikalardır. Kamu kuruluşlarından sosyal yardım alan insanların sayısı (13 milyon) CHP’ye oy verenlerden (12 milyon) fazla. Bu bir dezavantaj mı, evet. Lakin burada çare sağa açılmaktan medet ummak değil, örgütsüzleştirilmiş bir topluma kurumsallaşmış himmet politikalarıyla ulaşan AKP’den farklı olarak “biz sizin bugününüzü kurtarmayacağız, geleceğinizi güvence altına alacağız” mesajını bıkmadan usanmadan vermektir.

Türkiye’nin AB’ye girmeden demokrasi ve özellikle hukuk devleti olma şansı nedir sizce?

Sorunuzun yanıtını ben vermeyeyim, Prof. Korkut Boratav versin. Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’in yaptığı röportajdan aktarıyorum:

“Şu anda AB’nin esamesi okunmuyor. Türkiye kendi içinde bir faşizme doğru gidiyor. (…) Buraya ülkeyi sürükleyen kadronun AB umurunda değil. (…) AB’den gelen hiçbir rapor ya da eleştiri umurlarında değil. Ayrıca AB’nin bu konularda ne kadar etkisiz ve samimiyetsiz olduğu ortadadır. AB, Türkiye’de demokrasi ihlallerinin ve faşizme gidiş sürecinin ancak çok ileri aşamalarında bazı sinyalleri algıladı. Erken aşamalarını görmezlikten gelmek bir yana, desteklediler. Ergenekon, Balyoz, Oda TV gibi davalar AB tarafından demokrasiyi geliştirmenin aşamaları olarak görüldü. Türkiye şimdi kendi iç mücadelesiyle, demokrat güçleriyle kurtarabilirse kurtaracak. Böyle bir dönüm noktasındayız.”

 

(T24)

Leave a Reply

Your email address will not be published.