‘Her gün yeni bir ölüm daha giydiriliyor çocuklara’

Heykeltraş Aylin Tekiner’in New York’taki ilk kişisel sergisi “Property of Unborn” 4 Eylül’de Long Island Üniversitesi Brooklyn Kampüs Humanities Galeri’de açıldı. Sergi 28 Eylül’e kadar izlenebilecek.

Tekiner, bu düzenleme (enstelasyon) için, bebek kafasına uygun büyüklükte seramikten ürettiği ve askeri yeşile boyadığı 300’e yakın miğfer kullanmış. Belli aralıklarla askeri nizamda dizmiş hepsini. “Yaptığım hareketten en az üçyüz kez tekrarladım bir işçi gibi, bu bende bir opsesyon yaratsa da işçi olarak miğfer üretmek ilginç bir tecrübe idi. Çok evrensel bir şey yaptığımı bilsem de sorularım, öfkelerim hep Türkiye’ye dair. Tüm coğrafyalarda çocukların geleceklerine dair  kaygı duysam da Türkiye’de yaşadığımız travma öyle güçlü ki…” diyor.

 

Migfer2

Bu miğferlerin üzerini kaplayacak genişlikte bir gökyüzü videosu kullanılıyor. Bulutlar miğferlerin altından ve üstünden giriyorlar. Alfred Hochstrasser’in bu bebek miğferleri için  bestelediği ninni de video gibi durmaksızın devam ediyor.

Tekiner; “Birçok çocuk gibi ben de küçükken bebeklerin dünyaya nereden geldiğini düşünürdüm. Bence dünyaya gelmek için bulutların üzerinde bekliyorlardı. Belki de gördüğüm bulutlu resimleri olan birkaç batılı masal kitabından etkilenmiştim. Şimdi tam hatırlamıyorum tabii ama sanki Michalengelo’nun Freskleri’nde bulutlar üzerinde oturan meleklere benziyorlardı.

 

Aylin_Tekiner

 

Dünyanın ayrı kıtalarında doğan çocukların kimisi artık yaşamıyor. Her gün yeni bir ölüm daha giydiriliyor çocuklara miğferleriyle birlikte. Dünya militan kuşaklar üretiyor durmaksızın. Ve uzun yıllardır süren savaşların anatomisine bakıldığında sistemli şekilde militer bir ortam yaratılıyor. Oyuncak tüfekle oynamaları yetmiyor, sonrasında başka türlü kuşanıyorlar, giyiniyorlar. Sürdürülen savaş tüm topraklarda milyonlarca militer ruh yarattı, yaratmaya da devam edecek. Doğmamış olanların miğferleri bulutların arasında sahiplerini bekliyor. Sevimli, küçük ve koruyucu miğferler.

Yani kısacası şiddetin, milliyetçiliğin ve beraberinde militarizmin sürekli olarak üretilmesi ve her daim hazır edilmesi, giydirilmesi, kuşatılması…” diye özetliyor içeriği…

Bu proje için ne kadar süredir çalışıyorsunuz?

Haziran’da başladım, yaklaşık üç aylık bir proje bu ve ilk seramik çalışmam.

 

‘Yaşamın içinde normalleşmiş bir şiddet algımız var!’

 

Nasıl bir süreçti?

Çalışma esnasında marangoz bir arkadaşım da çoğunlukla yanımdaydı. Vietnam’ın acı hatıralarını hala üzerinde yaşayan, 18 yaşında orada olan ve ağır hasarlarla dönmüş bir ismin ben stüdyodayken her gün miğferleri sayması, benimle sohbeti çok değerliydi. “Sadece savaşa dair mi yoksa yaşamın içerisinde de şiddet normalleştiriliyor?” diye sorduk kendimize. Ne kadar acı ki, yaşamın içinde normalleşmiş bir şiddet algımız var bizim.

Belki hatırlarsınız, Türkiye’de arabalarda kullanılan süs tişörtleri vardı, bir seriyi bir heykelde kullanacaktım; “kanımız, vatanımız, ölümüne” gibi şiddet içeren mesajlar içeren bu objeleri gördüğümde korkunç hissetmiştim. Milliyetçilik ve şiddet işte bu şekilde normalleştiriliyor. Dile, söze sızıp sevimli bir görüntü ile bizleri buluyorlar. Miğferler de işte öyle, üretilen militer bakışın üretimine dair bir savaş algısı.

“Çocuk askerler” suçlu mu mağdur mu sorusunun yanıtını da bir şekilde veriyorsunuz sanıyorum?

Hrant Dink’in cenazesinde Rakel Dink’in bir haykırışı vardı: “Bebekten katil yaratmak.” Hala etkisindeyim o seslenişin. Bu proje için beni etkileyen söz odur. Üretilen şiddeti hayata geçirten ve geçiren arasında mesafe olsa da destek temasını görmezden gelemeyiz. Yani mağduriyet çerçevesinden bakamam. Bu havayı soluyarak büyümek, onların tercihleri olmasa da bu sistemin devamlılığındaki sorumluluklarını yok sayamayız. Ülkenin şehirlerinde dokular değiştirildi, bu sistemli bir şekilde yapıldı ve duruma şiddete yatkın jenerasyonların yetiştirilmesi bağlamında bakarsak, toplum ayağının da sorumluluğu olduğunu görürüz. Benim yapmış olduğum miğferler masum, daha gözünü dünyaya açmamış miğferler… Derdim kısaca yaptıranla diyebiliriz.

ABD’de  sesinizi duyurmaya çalışmak ne kadar kolay?

 

New York bambaşka bir yer. Sanatın merkezi. Müthiş bir alışveriş var sanatçılar arasında. Burada varolmaya çalışan sanatçıya ilgi var ve özellikle Ortadoğu’dan iseniz sizi ilgi ile izliyorlar. Ben farklı kuşaklardan çok kişi ile iletişim halindeyim. Buradakiler, bizim gibi sıcak savaş içerisinde değiller, bizim için çok aşina olan, kafamızda normalleşen kayıpları az yaşamış olduklarından çok daha fazla tepkililer. Bir yanıyla da çok politik bir şey sergilediklerini söyleyemem. Yaptığım işi politik bir yerde ürettiğimi düşünüyorum ama algı duygusaldı diyebilirim.

Bundan sonra üzerinde çalışacağınız proje nedir?

New York’ta Arap baharını sosyal medya ile ilişkilendirilen bir konferans ve serginin başındaki isim, yaptığım bu iş ile ilgilendi. Yapacakları etkinlik ekim ayında başlayıp ocak ayına  kadar devam edecek. Sergi için bebek renkleri ile boyanmış, baharı çağrıştıran miğferli papatyalar yaptım. O topraklarda şiddet el değiştirdi. Orada yaşanan her ne kadar devrim olarak algılansa da sistemde çok köklü bir değişim olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle üç tane bahar renkli papatya yaptım.

Türkiye’de milliyetçi öfke?

Çok sistemli ve kararlı bir şekilde Türkiye’nin belirli bölümlerinin uzun yıllardır bir hatta oturtulmaya çalışıldığını her okuyan, yazan insan görür. Trabzon ve Sakarya, gibi. Buralarda bu şiddet daha fazla üretiliyor. Buralara belirli kadrolar, provakatörler gönderiliyor ve tezgah kurup elverişli zemin yaratıyorlar. Toplum kulaktan duyma bilgilerle kör ediliyor ve ortam şiddete hazır hale geliyor. Uzun yıllardır bu ülkenin damarına işlemiş bir zehir bu.

 

12 Eylül şiddetin en ağır milatlarından biri…’

 

12 Eylül?

Toplu bir tecavüzdür. Sola dair bir soykırımdır. Çok acılar yaşandı.  12 Eylül’ü hala yaşıyoruz. Tarih, yönetenler değişiyor ama sistem aynı. Çok canımız yandı. 12 Eylül Referandumu sonrasında MHP’nin de desteği ile eski ülkücü militanlar ülke içine girdi, salındı biliyorsunuz. Bunlardan bir tanesi de babamın faillerinden biri idi. Belçika’dan döndü. Erdoğan başta olmak üzere raferanduma onay verenlere teşekkür ederek, yaptığını Allah için yaptığını ve hiçbir pişmanlık duymadığını , ülkücü geçmişine onur duyduğunu söyleyerek ülkeye giriş yaptı. Bu ödüllendirmeyi de şiddetin devamı olarak algılıyorum.

Bu ülkede her gün birilerinin canı yanıyor. 12 Eylül’e dair öfkem bugün daha fazla, dalga geçilmesi, ailelerin canını yakmak için yapılan açıklamalar sıtkımı sıyırıyor.  O zaman iki yaşındaydım ve babamı kaybettik. Şiddet ortamının içine doğdum. 12 Eylül bu şiddetin en ağır milatlarından biri. Buna tanık olmuş bir kuşağın çocuğuyum. Devrimci 78’liler Federasyonu 1980 darbesiyle yaşananların sergilendiği “12 Eylül Utanç Müzesi”ni açtı. Gidip görülmeli bu sergi…

 

Politik dirilişe ihtiyaç var

Unutmayı seçenlere ne dersiniz?

Bu ülkenin yazarları, çizerleri artık sesini duyurmaya başladı. Çünkü 12 Eylül’ü eleştirirken bugünkü siyasal iktidarın yaptıklarını görmezden gelmek mümkün değildi. İktidardan yana bir sanatçı profile bir dönem çizildi çünkü cesaret ve omurga lazımdı hatırlamak için. Politik dile ihtiyaç var. Bilinçli bakan, yorumlayan sanatçıya ihtiyaç var ve Türkiye’de bulunan 12 Eylül’ün sansür dönemi ve bugünün siyasi iktidarı nasıl beceriyor da bu manipülasyonu başarıyor. Bu ülkenin yazarları, çizerleri 12 Eylül’ü eleştirirken bugünkü iktidarın yaptıklarını  nasıl görmüyor sormak lazım. Politik dirilişe ihtiyaç var. Ölü toprağın atılması ve kutuplaşmanın önüne geçmek gerekiyor. Herkes birbirini, faşist, solcu, ulusalcı diye keskin bir çizgide ayırıyor ve benim görüşüm çoğunun içi de boş. Yeni bir bakışa ihtiyaç var.

 

Aylin Tekiner kimdir?

 

1978’de Nevşehir’de doğdu.

1999’da Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nden mezun oldu.

1996’da kişisel heykel atölyesini açtı. Birçok karma sergide eserleri yer aldı.

2003’te Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Heykel

Anasanat Dalı’nda Yüksek Lisans Programı’nı tamamladı.

2006’da ilk kişisel sergisini açtı.

2008’de Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitimin Kültürel Temelleri Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı.

Bir çok makalesinin yanısıra, 2010’da yayımlanan Atatürk heykelleri üzerinden bir siyasi tarih okuması gerçekleştirdiği, kentsel peyzajın bir sabitine dönüşen ve heykel algısını bir kalıba sokan Atatürk heykelleri hakkında, geniş perspektiften, analitik bir inceleme kitabı olan  “Atatürk Heykelleri” ilgi çekmişti.

New York’ta yaşıyor.

 

(T24)

Leave a Reply

Your email address will not be published.