Doç.Dr. Funda Şenol Cantek: AKP kadın bedenini de denetim altına almak istiyor

Başbakan Erdoğan’ın AKP Kadın Kolları Kongresi’ndeki konuşmasında, kürtaj ve sezaryen gibi üreme pratikleri üzerine yaptığı açıklamaları kınayan azımsanmayacak bir nüfus oluştu. İlk olarak,  ‘Kürtaj Tartışmasına Tepkisiz Kalma!’ başlığı ile imza kampanyası başlatan isimlerden olan  Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı ve KASAUM Öğretim Üyesi Doç.Dr. Funda Şenol Cantek ile görüştük.

 

Doç.Dr. Cantek,sadece muhafazakar ideolojiye angaje olarak yapılan siyasetin değil, tarz-ı siyasetin kadın bedeni üzerine söylemler üreterek, kadın bedenini denetim altına alarak, tabi kılarak işlediğini tarih boyunca gördük ve günümüzde de görüyoruz.” diyerek  erken Cumhuriyet döneminde de kadın bedenini denetim altına alarak, biçimlendirerek nesillerin kaderini belirleme yönünde, öjenist diyebileceğimiz politikalara başvurulduğunu söyleyebileceğimizin altını çizdi.

 

Hükümetin yasak koyma girişimine şaşırmalı mıyız?

 

Siyaset temelde erkeklerin tekelinde olan bir pratik. O sebeple, kürtaj vesilesiyle kadın bedeni üzerine söz söyleme, ötesinde, ahkam kesme, yol gösterme, yasak koyma girişimleri şaşırtıcı değil. Fazladan, mevcut hükümetin İslami ideolojiye dayanan yapısı, İslami referansları da kullanma avantajına sahip. Daha önce gündeme getirilen en az üç çocuk yapma önerisi, ailenin kutsallığı ve devamının gerekliliğine yapılan vurgu, bu doğrultuda “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı”nın kuruluşu ve benzeri örnekler de aynı dayanaklar üzerinde yükseliyordu. Bu bakımdan, Başbakan’ın kürtaj konusunda sözleri benim için şaşırtıcı olmadı ama çok sarsıcı, endişe verici olduğunu söylemeye de gerek yok sanırım.

 

Kürtaj yasağını “geriye gitme” söylemiyle eleştirenleri nasıl yorumluyorsunuz?

 

Kendi adıma şunu söylemeliyim ki, kürtaj tartışmaları, ilerlemeci zihniyetin sabit

fikirleriyle birleşince, kadın bedeni üzerine başka bir zaviyeden üretilen söz yine kısıtlayıcı, yine otoriter oluyor. Kürtaj yasağının vehameti ortada, ancak bunu “geriye gitme” söylemiyle eleştirmeye kalkınca konu türban yasağı/serbestisi tartışmalarına teğelleniyor. Ve bu noktada da yine, bu kez muhalif kanat tarafından kadın bedeni üzerinden politika yapılmaya başlandığını gözlemliyorum.

Kürtaj deneyimi her kadın için travmatik bir deneyim. Dinen günah sayılmasa bile, bu deneyimi yaşamış birçok kadın, kendi canından bir parçanın ölümüne sebep olduğu için vicdan azabı çeker, fiziksel acılarına ruhsal acılar da eklenir. Ancak, gerek doğum kontrol yöntemleri konusundaki bilgisizlik, temkinsizlik, gerekse çocuk büyütme ve bunun getireceği sıkıntılarla baş edememe endişesi birçok kadını kürtaja zorluyor. Annenin isteği hilafına her hamileliğin doğumla neticelenmesi, çocuğun ebeveyni, aile çevresi kadar, çocuğun kendisini de olumsuz etkileyecek bir durum. Maddi koşulları yetersiz olan, çocuk sahibi olmaya hazır hissetmeyen, partneriyle ve/veya ailesiyle sorunlar yaşayan bir kadının mecburiyetten dünyaya getireceği bir çocuğun mutlu bir çocuk ve yetişkin olacağını iddia etmek zor. Dolayısıyla, zaten kadınlar için hassas bir konu olan kürtaj pratiğini, dini referanslarla da güçlendirip, durumu iyice zorlaştırmaktır şu anda söz konusu olan.

 

 

Sağlık Bakanı’nın kürtaj yasağının kapsamını genişletme girişimini nasıl algılıyorsunuz?

 

Belki de kürtaj için tecavüz gibi bahaneler uydurulacağını/yalanlar söyleneceğini düşünüyor. Tecavüz neticesinde dünyaya gelen bebeklere devletin bakabileceği sözünü veriyor. Vehametin bir boyutu, devletin zaten kimsesiz çocuklara nasıl baktığını, daha doğrusu bakamadığını biliyor olmamız. Şiddet ve cinsel taciz mağduru, bakımsız, mutsuz çocuklarla dolu bakımevleri. Bu açıklamada vahim bir durum daha var ki, tecavüz mağduru annelerin çocuklarından nefret edecekleri, onlara değil bakıp büyütmek, onları görmek bile istemeyecekleri varsayılıyor. Bu da öjenist politikaların bir görüngüsü: Kötü tohumla kirlenmiş çocuklar. Bu çocukların anne şefkatinden mahrum olması çok da dert olmuyor maalesef.

 

 

Başlattığınız imza kampanyası ile sadece akademik bir kurum olmadığınızı gösterdiniz bence…

 

 

Teşekkürler. Bizim Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda bir arada bulunduğumuz farklı cinsel kimliklere sahip genç ve özgürlükçü öğrencilerimiz ile yaptığımız çalışmalar, Türkiye’de cinsiyet eşitliği meselesinin gündeme gelmesine ve tartışılır olmasına, taleplerin karşılık bulmasına vesile olur diye hayal ediyoruz hep. Biz sadece akademik bir kurum değil, toplumsal meselelere karşı duyarlığını dile getiren, eleştirel bakışa sahip bir organizma olduğumuzu da göstermek istiyoruz tabii ki.  Dolayısıyla, imza metnini bir makama sunmaktan çok, tepkimizi kamuoyuna duyurmayı tercih ettik. Oldukça da başarılı olduk. Tek tük tehditler almamıza rağmen, imza kampanyamıza katılanların sayısı on bine yaklaşıyor. Bu da bizim için çok kıymetli.

 

 

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu  ile de haberleşme şansım oldu. “Dün  ABD’de Dr. Tiller’in öldürülmesinin üstünden üç yıl geçti. Konuya nefret suçu çercevesinde bakarsak, Türkiye’de de
aynı şeylerin yaşanmayacağını kim garanti edebilir?” diye sordum.

 

Prof. Dr. İnceoğlu, öncelikle kürtaj tartışmasının ilk kez Başbakan’ın “sezaryanla doğum ve kürtaj cinayettir” açıklamasıyla başladığını hatırlattı ve Başbakan’ın açıklamasının hemen ardından medyada gönüllü/gönülsüz bir oto-sansürle ve dezenformasyonla “sezaryanla doğum” bölümü çıkarıldığını söyledi.  Bu konuda medya açısından sorunlu olan durumun yalnız haberi eksik, uçurularak vermesi değil, neden cinayettir? sorusunu sormaktan kendini alıkoyması olduğunun da unutulmaması gerektiğini belirtti ve ekledi:  “Yine tv kanalları daha çok İslamda Kürtaj ve Sezaryan teması ve din din terminolojisi(ruh üflemesi vs.) ağır basan konuşmalar yapan İslam alimleri, muhafazakar aile hekimlerini davet etmişler, hatta bazı programlarda kadın doğum uzmanlarına konuşma olanağı verilmediği gibi, bir kanalda muhafazakar bir aile hekimi “tecavüze uğrayan kadın kürtaj yaptıracağına, tecavüzcüsünü öldürsün” demiştir. Başbakan’dan sonra Sağlık Bakanı’nın “tecavüze uğrayan kadın kürtaj yaptırmasın, biz devlet olarak bakarız” açıklaması da hayret vericidir. Günde ortalama 5 kadının erkekler tarafından şiddete maruz kalarak öldürüldüğü, tutukevleri, bakımevlerinde çocuklara tecavüz edildiği bir ülkede tecavüzle doğan çocuklara devlet bakar anlayışı son derece sorunlu ve inandırıcı olmaktan uzaktır.

 

Uludere katliamı konusunda üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmeyen iktidar gündem değiştirme stratejisiyle “her kürtaj bir Uludere’dir” lafını ortaya atıp arasında herhangi bir mantıksal ilişki kurulamayan ve üzerinde çeşitli spekülasyonlar yapılan bir tartışma konusunu kamuoyuna sunmuştur.

 

Uludere katliamını kürtaja benzetmek suretiyle kürtaj yapan hekimleri katil, kürtaj yaptıranları da suç ortakları konumuna düşürmek zaten doktorlara uygulanan şiddeti meşrulaştırıcı ve haklılaştırıcı bir zemine taşımaktan başka bir işe yaramaz.

 

Ülkede sezaryan ameliyatların keyfi şekilde ve dünya ortalamalarının bir hayli üstünde yapıldığı bir gerçektir ancak sezaryanla doğumu bir cinayet olarak kamuoyunu bilimsel gerçekliklerden uzak yanlış ve eksik bir biçimde bilgilendirmek son derece sakıncalıdır. Sezaryanın ve kürtajın zaruri olduğu hatta zaman zaman hayat kurtarıcı rolü de görmezden gelinmemelidir.

 

AİHM kürtaj yasağının “zorunlu kaçak kürtaj” a yol açıp kadınları aşağıladığı, depresyon ve sağlık sorunlarına yol açtığı gerekçesiyle geçtiğimiz yıllarda hem İrlanda hem de Polonya’yı suçlu bulmuştu. Özetle kürtajın yasaklanması-veya bizde bahsedilen 10.haftadan 4.haftaya geri çekme zaten bir bakıma kürtajın yasaklanması demektir- ciddi bir kadın hakkı ihlalidir. Kadını değersizleştiren onu ikincil konuma hapseden ataerkil sistem, ile “kadından sorumlu” erkek bakışı, kadın bedenine yapılan kürtaj hakkında sürekli bir biçimde kendilerinde ahkam kesme hakkını bulmaktadır.”

 

 

 

Kürtaj üzerinden yaratılmak istenen yapay gündem sonrası,  hükümetin, kadının bedenine müdahale etme hakkını  hangi hukuktan aldığını  merak ettim…

 

Yanıtı, Sosyalist Feminist Kolektif üyesi Ayşe Toksöz verdi: “Türkiye’de aslında son yıllarda çok alıştığımız, belki bu yüzden ayırdına bile varmadığımız bir durum var: Her türlü politik meselenin hızla hukuk alanına çekilerek bu mecrada “halledilmesi”.

 

30 yıl önce yasallaştırılan kürtajın bir gün içerisinde hükümetin ana gündemi haline

gelmesi, konunun ilk andan itibaren cinayet / suç / yasal değişiklik üzerinden

tartışılması da bunun bir örneği olarak düşünülebilir.

 

Oysa “hak” dediğimiz zaman, bir eylemin hukuk sınırları içerisinde, ya da cezai

yaptırıma tabi olup olmamasından daha fazla bir şeyi tartışıyoruz: Kürtaj özelinde,

bu, kadınların kendi bedenleri ve doğurganlıkları üzerinde söz sahibi olmalarına denk

düşüyor. Şimdi olduğu gibi, kadınların bedenleri ve yaşamları üzerine erkeklerin karar

verme ve denetim kurma eğilimlerine karşılık, kadınlara bir güvence sağlıyor.

 

Bu (her ikisiyle ilgili olsa da) tıbbi ya da hukuki bir mesele olmaktan önce, politik

bir mesele. Kürtajı bir doğum kontrol yöntemi olarak görmüyorsak (ki Türkiye’de

mevcut durumun bu yönde olmadığını biliyoruz), kürtajın yasaklanmasını gündeme

taşımanın, aslında, kadınlarla devlet arasındaki vatandaşlık bağına ilişkin bir

müdahale olduğunu idrak ediyoruz.

 

Tartışmanın bireysel ve sosyal haklara, yani devlet-vatandaş ilişkisine dair

kısımlarını es geçmenin bir yolu, aynı şu anda yapılmakta olduğu gibi konuyu

hukuk alanına çekmek. Bunun ardından gelecekleri, (en yenisi 4+4+4 olmak üzere)

deneyimlerimizden biliyoruz: Yasama-yürütme-yargı arasındaki kusursuz, ama ne

yazık ki güçler ayrılığı ilkesini tamamen es geçen koordinasyon, bu konunun da hızla,

başbakanın istediği biçimde “çözülmesine” evrilecek. Erdoğan’ın bir hafta önceki

ilk açıklamasından bu yana süregelen gelişmelerin hızı, çabanın yine bu yönde

olduğuna işaret ediyor.

 

Hukuk üstünlüğü gibi kavramların bu aşamada çoktan geride bırakılmış olduğunu

ayrıca belirtmeye gerek yok. Bunun yanı sıra, başbakanın bu çıkışı, Türkiye’nin

tarafı olduğu kadının bedenine yönelik tasarrufunun kadın ait olduğunu söyleyen

CEDAW sözleşmesi gereklerine ve insan hakları bağlamında da diğer uluslararası

sözleşmelere de ters düşüyor. Kısacası ne iç, ne uluslarası hukukta temeli olmayan

bir yasak, AKP hükümetinin kadın-aile-nüfus üçgenini baz alarak kurduğu politikalar

çerçevesinde, artık alışık olduğumuz oldu-bitti yöntemiyle bize dayatılmaya

çalışılıyor.

 

Kadınlara sürekli olarak doğurmayı salık veren bu hükümet, son döneminde hız

verdiği aile temelli politikalarında, son olarak kürtajı yasaklama yöntemini deniyor.

Oysa zorunluluktan doğan bir hak olarak kürtaj hakkı, tartışılmasını dahi kabul

edemeyeceğimiz bir haktır ve yürütülmesi gereken bir tartışma varsa o da mevcut

yasanın ve sağlık hizmetleri sunumunun yetersizlikleridir.

 

 

Son söz ise, Maryland Üniversitesi’nden Dr. B. Duygu Özpolat’ın…   Dr. Özpolat, kürtaja karşıysanız bile neden kürtajı yasaklayan bir yasanın karşısında olmanız gerektiğini şöyle özetliyor:

 

Gelişim biyolojisi alanında doktora yapmış bir bilimci olarak, yani son 6 senesini çeşitli canlıların embriyolarını pek çok açıdan inceleyerek, her evresini gözlemleyerek geçirmiş bir bilimci olarak, embriyonun erken dönemlerinde acı hissetmediği, beyninin bilmemkaçıncı ayda geliştiği, o yüzden kürtajın benim bilimsel perspektifimden hiç de problem olmadığı konusunda çok sıkı bir argüman ortaya koyabilirdim. Üstelik bu argümanla pek çok insanı ikna da edebilirdim. Ama bunu yapmayacağım.

Çünkü benim derdim, bir embriyonun alınmasının ne zaman etik olduğuna dair keskin ve kalın çizgiler çizip, insanları bilimci kimliğimle koyacağım bu kurallara ikna etmek değil. Çünkü o keskin ve kalın sınırlara inanmıyorum. Herkes bu konuda kendi vicdanına göre karar vermeli. Benim derdim, insanların seçim yapma haklarının ellerinden alınmaması. Benim derdim, iktidarın, güç sahiplerinin yasaklarla bize tek bir seçeneği dayatıyor olması.

Yasaklamak niye? Kimileri, bir bebeği aldırmanın insan hakları ihlali olduğunu, annenin ekonomik ya da psikolojik durumu ne olursa olsun, o bebeği doğurduğunda bir şekilde işlerin yoluna gireceğini düşünüyor. Ben bu bakış açısını anlıyor ve bir bakıma doğru buluyorum. Kendim farklı bir düşünceye sahip olsam da, bu diğer bakış açısının kaynağını anlıyorum, buna saygı duyuyorum. Ama önemli olan, bu argümanı, kürtaj olmayı seçen kadınları eleştirmek, onlara yapacakları/yaptıkları şeyi sorgulatmak için kullanmak. Devlet yasaklarına arka çıkmak için değil. İnsanların seçim haklarının olması çok önemli. Bu satırları okuyanlar, hepinizi iyi ki doğmuşsunuz ve belki siz koşullar ne olursa olsun bir bebeği doğurmayı seçenlerden olabilirsiniz ve ben bu konuda size saygı duyuyorum. Ama bir başka kadın, kaldıramayacağını, yapamayacağını düşünüyorsa, o bebeği doğurmamayı seçebilir. Ve ben o kadını destekliyorum. Hayat aklardan ve karalardan ibaret değil. Herkesin kendince bir vicdanı, kendi durumuna göre aldığı kararları var. “Benim bedenim, benim kararım” sözüyle kastedilen de bu. Kürtaja karşıysanız bile, kürtajı yasaklayan bir yasanın karşısında durmalısınız.”

 

 

 

Çizim Necdet Yılmaz’a ait…

 

(T24)

Leave a Reply

Your email address will not be published.