‘Biz sustuk, sorumlular konuşsun diye…’

Canan Kaftancıoğlu, Eren Aysan, Güvenç Dağüstün, Hüseyin Ocak, Mehmet Esen, Meryem Göktepe, Rakel Dink, Şebnem Gürsoy ve Zeynep Altıok

12 Mart gecesi İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıktılar…

Ne acıdır ki; acılarını yeniden yaşayacakları olayların arifesinde bir araya geldiler, gelmek zorunda kaldılar. Hepsi yüreklerinde bugünden yarına bir parça umut barındırıyordu. Otobüsleri Ankara’ya kara bulutlar içinde girdi.

Kaftancıoğlu’ndan o güne dair bilgi aldım: “Her defasında başka şekillerde biraraya gelelim dilek ve temennisinde bulunsak da mevcut gündemimizin yoğunluğu bir türlü izin vermedi” diye başladı söze…

Gecenin bir saatinde biraraya geliş amaçlarını hepimiz biliyoruz. Sabahında Ankara’da görülecek olan Sivas Katliamı davasına katılacak ve bir türlü yakalan(a)mayan faillerin zamanaşımı zırhına bürünmelerini engellemeye çalışacaklardı.

Servisle Okmeydanı’na geldiklerinde  Avukat Efkan Bolaç da katılmış aralarına. Ahmet Şık’ın evinden geliyormuş. Kaftancıoğlu, yol boyunca düşündüklerini sıraladı: “Biz Eren’le hiç çocuklar üzerine sohbet etmemiştik. Rakel’le o kadar bir araya geldik hiç Delal’in düğününü, güzelliğini, düğünde yaşadıklarımızı konuşamadık. Hüseyin Abi’nin yeni açtığı işyerine sıra gelmediği gibi, yakın oturmamıza rağmen Meryem’in yaşadığı sağlık problemlerinden de haberim yoktu. Nehir, okumayı sökmüş müydü acaba?”

Kaftancıoğlu, “Sessiz bir yolculuk geçirdik” dedi ve ekledi: “Az konuşarak, sanırım çok düşünerek. Okul yıllarında gezilerimiz olurdu. Vur patlasın çal oynasın. Düşünsenize; Güvenç’in o muhtesem sesinden süzülen şarkılara eşlik ederek, bana göre dünyanın en tatlı tiyatro sanatçıları olan Şebnem ve Mehmet’in anıları ve anlattıklarına gülerek, Efkan’ın anlatacaklarına kulak kesilerek geçirdiğimiz bir yolculuk… Dostarıma benim de anlatacağım komik hikayelerim var aslında bir türlü anlatamadığım. Bizim elimizden bunu aldılar işte. Yaşamda ne yaparsan yap, nasıl yaşarsan yaşa, hep boğazına takılan bir yumru ile yaşamak. Güvenç bir yazısında, “Babam kalp krizinden öldü demeye utanıyorum” demişti. Nasıl duygularıma tercüman olmuştu bu cümle anlatamam. Doğal olandan utanmak durumunda kaldığımız anlar yaşıyoruz.”

 

Ankara ve dava başlar…

 

Kısa bir kendine gelme molasından sonra mahkemeye geçmişler. Mazlum Çimen katılmış aralarına.. Davayı izlemek isteyen pek çok kişi salona alınmamış. Veli Ağbaba ve Melda Onur’un çabasıyla  Gül Erdost, Alaz Erdost, Ahmet Telli ve Orhan Tüleylioğlu  davayı izleyenler arasında.

Duruşma başlamadan hemen önce Sivas katliamında yakınlarını yitiren ailelerle, Toplumsal Bellek Platformu aileleri kucaklaşmış

Kaftancıoğlu: “Tarih, olayların gerçekleşme şekli farklı olsa da her birinin yaşadığı aynıydı aslında. Birileri çıkmış ve sözde kutsal değerleri uğruna yakınlarını katletmişlerdi. Acıların kardeşliği orada da yaşandı. Konuşmadan bakışlarıyla anlaştılar. Ne söylenebilirdi ki?

Büyükçe sayılan, tıklım tıklım dolu salonda savcının mütaalasını okumasıyla başladı dava. Ruhsuz, tekdüze ses tonuyla ve mekanik dava gediklisi olduğumuzdan, diğer davalardaki diğer savcılardan hiçbir farkı olmadan. Bir ara, Rakel kulağıma eğilerek, “ ‘Bak Adalet Mülkün Temeli’ yazıyor ya, sadece bunu yazarak adalet dağıttığını sanıyor mahkemeler” dedi.

Savcının ardından Sivas davasının yılmayan yorulmayan emekçisi Avukat Şenal Saruhan’a söz verdi hakim. Şenal Hanım tarihi ve ders verir bir konuşmayla hakime vereceği kararla tarihe altın harflerle geçebileceğini anlattı.”

 

20 dakikalık ara…

 

Salona sonradan gelen Ülker Yurdakul ve Sertaç Ekinci ile hasret gidermişler. Bülent Tekiner salona girememiş, onunla da telefon ile konuşmuşlar. Mahkeme anısı bir iki fotoğraf çekmişler arada ve sormuş kendine Kaftancıoğlu:  “Mahkemeler, mezarbaşları ve anma törenleri haricinde fotoğraflarımız olmayacak mıydı acaba?”

Onlar, “sonuç ne olacak acaba” diye yorumlar yaparken, birden bire salona polislerin girdiklerini ve kürsünün önünde etten bir duvar örmeye başladıklarını görmüşsünüzdür televizyonlarda. İşte o esnada, Kaftancıoğlu, “Bizim kürsüdekilere saldırma gibi bir niyetimiz olmadığına göre onlar mı bize saldıracaklardı acaba? Kaldı ki niye onlar ve biz olalım ki hepimiz adaleti tesis etmek ve buna tanıklık etmek için orada değil miydik? Ayranı içtik ayrı düştük misali aramıza bir set çekmeye ne gerek vardı?

Bu dava düşecek ve kürsüdekiler olası bir saldırı ihtimaline karşı polislerden duvar ördürttü” diye düşünmüş.

O kürsüdekilerin unuttuğu bir şey vardı ki, o da orada bulunanlar taş atana gül atan insanlardı. Böyle olmasalar mıydı acaba? Cevabını verebilen var mı?.

 

‘Gereği düşünüldü’

 

Kaftancıoğlu, hakime ve karar anına dair şunları aktardı: “Aynen savcı gibi hızlı, tekdüze ve ruhsuz. Savcıdan tek farkı okurken sık sık takılmasıydı. Okuduğuna kendiside pek inanmıyormuş hissi uyandırdı bende. “İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar” dedi, “zamanaşımı” dedi, “aslında olmalı, kabul edilmeli” gibi cümleler kurdu. Biz nefesimizi tuttuk bekliyoruz. Birşeyler anlamaya çalışarak ama hiçbirşey anlamadan.

Hadi biz hukukçu değiliz anlamıyoruz, Sertaç kulağıma eğilerek, “Canan Abla, bu dava zamanaşımından düşmeyecek, hakim insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamına sokuyor. Göreceksin bu dava hepimizin davası için bir örnek olacak” dedi. Sertaç avukat ve onun da babasının bir türlü görülemeyen davası çok yakında aynı tehlikeyle karşı karşıya. Sertaç’ın bunları söylerken gözlerindeki ışıltıyı ve yüzündeki ifadeyi kelimelerle anlatabilmem mümkün değil. En azından ben beceremem.

Herşey güzel gidiyor diye düşünürken hakim, birdenbire “ölenler” dedi, “kamu görevlileri” dedi, dedi, dedi ve dedi… En sonunda da, “zamanaşımından dolayı davanın ortadan kalktığını” söylerek tamamladı okumasını. Konuşması biter bitmez kürsüden kalktı ve çıktı salondan. Ardından savcı ve diğerleri. Kaçarcasına, Salondakilerle gözgöze gelmeyince kendini rahat hissedeceğini düşünmüştü galiba. Arada doğru tahmin etmişiz karar olumsuz çıkmıştı. Ne acıdır ki  insanların yüzüne bakmadan kaçmasını gerektiren bir karar vermişti. Acıdım birden hakime.”

 

‘Şaşkındık’

 

“Herkeste bir şaşkınlık hali. Onca acıya, yorgunluğa, tükenmişliğe bir de şaşkınlık eklenmişti. Haklılardı da. Hatta davanın lehte sonuçlandığını düşünüp hakimi alkışlayanlar bile olmuştu. Hakim, kürsüden kaçarken bu alkışlarla ilgili ne düşünmüştür merak ediyorum.

Zeynep göz yaşları içinde “sonucun böyle olacağını biliyordum ama yine de yerimden kalkamıyorum” dediğinde bilmekle, yaşamak arasında ne kadar büyük bir fark olduğunu bir kez daha farkettim, içim kan ağlayarak.

“Haydi dışarı çıkalım temiz hava iyi gelir” dedim. Nereden bilebilirdim ki Zeynep’i, Eren’i temiz hava yerine gaza çıkardığımı!… Salon ağır, ağır boşaldı. Bayılanlar, ağlayanlar, acısını bir kez daha yaşayanların arasından göz göze gelmemeye çalışarak attık kendimizi dışarıya.”

 

Endişeli dakikalar…

 

“Muazzam bir kalabalık vardı dışarıda ve her kötü haber gibi mahkemenin kararı da çabucak yayılmıştı. Herkes birbirine kenetlenmiş sloganlar atarken bizler kalabalığın ortasına doğru yol aldık. Sivas’ta yakılan canların isimleri sayılırken, “burada” diyorduk demesine de bu gerçeğimizi değiştirmiyordu.

“Sivas’ı yakanlar, AKP’yi kuranlar” “Susma sustukça sıra sana gelecek” gibi sloganların ardından Av. Şenal Hanım konuşmaya ve anlatmaya başladı. Sessizlik, pür dikkat dinliyor herkes. Ne bir slogan ne de bir hareket. Bir kesim hala mahkemenin kararını tam anlayamadı merak ediyor bir yandan da. Vaziyet tam böyleyken birdenbire anlamadığım hareketlenme ve beyaz bir toz bulutu. “Gaz attılar” dediğini duydum birinin. “Niye, neden atıyorlar?” diye düşünmeme fırsat kalmadan ne yapacağımızı bilmez halde sağa sola koşuştuk.

Yere oturanlar oldu, mahkemeye ve yakındaki okula kaçanlar. Bizlere birkaç saat gibi gelse de dakikalar içinde olup bitti herşey. Ülker Teyze’nin astımı vardı.Mazlum’un da astımı olduğunu biliyordum yaşı itibariyle sanırım ilk Ülker Teyze aklıma geldi. Ardından, “salonda fenalaşan yaşlı teyze inşallah burada değildir” diye düşündüm. Telefonlarım çalmaya başladı. İlk arayan Naki idi. Sesi endişeli. Kalabalıkta birbirimizi kaybetmiş ve her birimiz bir yana dağılmıştık. Özge, Arat, Özgür, Nükhet ve Sezen Abla ile konuşup onların sesindeki endişeyi hissedince uzakta olanların bizden daha zor durumda oldukları düşüncesi geçti zihnimden. Bundan sonrasını anlatmaya da kelimelerim yetmeyecek, Kısaca özetlersek, uzun bir sessizlik, baş, boğaz ve kalp acısı diyebiliriz.”

Kaftancıoğlu, son olarak “biz sustuk, sorumlular konuşsun diye…” dedi: “Mazlum’un aracıyla Meryem, Hüseyin ve Mehmet yola çıktığımızda Mazlum’un “Kimsenin özür dilemeye falan niyeti olmadığı gibi yaptıkları ortada. Yakıldığımız için ben onlardan özür dilerim” cümlesiyle sustuk ve hala susuyoruz.”

 

‘Biz zaten ağlıyorduk, gaza ihtiyacımız yoktu ki!’

 

Ankara Özel Yetkili 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Sivas-Madımak katliamıyla ilgili zamanaşımı sebebiyle davayı düşürmesi sonrası nihayet Alaz Erdost’a da ulaştım. Erdost’un söyledikleri içimi bir kez daha burktu: “Canlı canlı yakıldıklarını gördük babalarımızın, kardeşlerimizin, dostlarımızın. Saatlerce izledik. Ağladık…
Yıllarca mahkemelere geldik. Ezildik, aşağılandık. Göz göre göre salınanları gördük, evlerinde bulunamayanları… Bulunamayıp evlenenleri, ehliyet alanları, askere gidenleri… İzledik yıllarca. Ağladık…

İşten atıldık, dışlandık, yalnız kaldık. Acımızı yaşayamadık. Ağladık…Özledik hem de çok. Özlediğimiz için ağladık…
13 Mart’ta karar okunmadan önce, salona polis barikatı kuruldu. Biz ne zaman bir şey yaptık ki, kendinizi bize karşı korumaya aldınız? Zamanaşımı dediniz, sustuk, alkışladık, ağladık…
Çıkınca, dostlarımıza sarıldık, iki cümle kurmak istedik, gaz bombalarıyla karşılaştık. Tazyikli suyla yıkandık! İşte buna ağlamadık ama.

Biz zaten ağlıyorduk, gaza ihtiyacımız yoktu ki!”

 

Bize bunları reva görenler…

 

2 Temmuz 1993, Eren Aysan’ın  yaşamındaki kara deliklerin en büyüğü. Her yaşamın uzun bir gecesi varsa eğer, onun için o, uğursuz cuma günü. İşte o gün, kusursuz bir lanet dokunduğu her yeri buldozer gibi yıktı, yaktı ve attı. Aysan, o geceyi yaşadığında on altı yaşındaydı: “Çocukluğum bir anda bitti. Gençliğim ise ergen aynada kırıldı. Sonra tanıdığım yüzlerde hep gözyaşı oldu.”

Sıkıntısının kelimelere sığmayacak kadar büyük olduğunu söyledi haberleştiğimizde. Ne yazık ki, bu ülkede yazdığı her dizeden kıvanç duyduğu babası şair dr. Behçet Aysan göz göre göre yakılarak öldürüldü. Sivas nasıl kameralar karşısında yaşandıysa, adalet arayışları da aynı şekilde herkesin gözü önünde yaşandı. Sonuç: 13 Mart günü Sivas bir kere daha kara bir leke olarak tarihe geçti.

Aysan, kararın içini bir kere daha acıttığını söyledi: “Aslında böyle bir kararı bekliyor, kendimi avutmaya çalışıyordum. Ama somut gerçeklikle karşılaşınca öyle olmuyor. Gözlerimden yaşlar boşalarak dışarı çıktıktan çok kısa bir süre sonra yeni bir ıstırapla daha karşılaştım.”

 

 ‘Polis, çocuklara şeker atar gibi gaz bombası attı’

 

O anı şöyle anlattı: “Kuşkusuz kalbimdeki yara, gaz bombasının boğazımdaki acısından daha derindi. Şanslıydım, kısa sürede alandan çıkabildim. Peki ya diğerleri? Adliyeye doğru koşan ve orada sıkışanlar arasında derin ailemiz vardı. Gül ve Alaz Erdost, Rakel Dink ve Zeynep Altıok adliye binasına giremediği için bir sağa bir sola koşuşuyor, gaz bombasının şiddetine daha fazla maruz kalıyordu. Üstelik adliyeye alınmalarına polis de izin vermiyordu. Dün, Gül Teyze (Erdost) telefonda olaylar sırasında artan taşikardisiyle, Rakel Dink’in polislere, “madem bizi içeri almıyorsunuz, yakın o zaman” çığlığını da anlattı. Bir kere daha utanma duygusunun ağırlığı altında ezildim. Oysa bu duyguyu ben değil bütün bir toplum yaşamalı!”

 

‘Hiçbir zaman intikam peşinde olmadım’

 

“Ben babası öldürülmüş bir mağdur olarak neden 2 Temmuz’da otelin önündeki kalabalığa bize uygulananın yarısı bile uygulamadı, deme hakkına sahip hissediyorum kendimi. On dokuz yılın bastırılmış öfkesiyle değil, acısıyla yapıyorum bunu… Bir aydın babanın çocuğu olarak, hiçbir zaman intikam peşinde olmadım. Şiddetin karşısında yer aldım. Sözcüklerin saflığına sığındım. Bugün sözün de bittiği yerde sessizliğimde acıyla kıvranıyorum. “Bize neden bunu yapıyorlar?” sorusunun peşinde bir kere daha anlam arıyorum. Oysa sorunun yanıtını da biliyorum.”

 

 (T24)

Leave a Reply

Your email address will not be published.