Türkler, WikiLeaks sızıntıları karşısında üç maymunu oynuyor!


Yayın hayatına 2006’da başlayan WikiLeaks’in adını ilk olarak 2010’da Amerikan ordusuna ait bir helikopterin Iraklı siviller ve iki Reuters muhabirini öldürdüğü görüntüler ile telsiz konuşmaları yayınladığında duymuş olabilirsiniz. WikiLeaks’in gündemde kalmasını sağlayan ise, ‘Cablegate’ adıyla yayınlamaya başladıkları ABD’nin büyükelçiliklerinde hazırlanmış gizli diplomatik telgraflar, diyebiliriz. WikiLeaks sızıntıları bir çok ülkede sarsıntı yarattı. Peki, Türkiye bu olan bitenden nasıl etkilendi?

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Dr. Özgür Uçkan ile detaylı söyleşi yapma şansı yakaladım… Kendisine ilk olarak WikiLeaks’in neyi temsil ettiğini sordum…

Ozgur_UckanDr. Uçkan, “Aslında buna “temsil ettiği” yerine “işaret ettiği” desek daha doğru olur. Cemil Ertem ile birlikte yazdığımız ve Nisan 2011 tarihinde yayınlanan “WikiLeaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz” adlı kitabımızda, WikiLeaks’i derin bir dönüşümün işaretlerinden biri olarak okuduk. Biz, dünyaya ekonomi-politika odağından bakan, teknoloji iktisadından kriz süreçlerine farklı alanlarla ilgilenen iki ekonomist olarak, 21. yüzyılın dünyasını anlamak için Wikileaks’in önemli bir işaret olduğunu düşünüyoruz. Sosyal, ekonomik, kültürel ve teknolojik bir paradigma dönüşümünün işaretlerinden biri WikiLeaks. Nitekim kitap da, ekonomiden politikaya, uluslararası ilişkilerden ulus-devletlere, medyadan teknolojiye gözlerimizin önünde kurulmakta olan “Yeni Dünya Düzeni”ni WikiLeaks üzerinden okuyor.” dedi.

Bu paradigma dönüşümünü anlamlandırmak için kullanabileceğimiz kavramların olup olmadığını merak ettim…

Yanıtı şöyle: “Evet, bir kaç kavram var: küresel ve sınırsız ağ, güç ve iktidar olarak bilgi, organizasyon olarak gayri merkeziyet, uzlaşmaz bir karşıtlık olarak rekabet ve işbirliği, çoktan çoka iletişim ve etkileşim… Bu dönüşüm kendisini özellikle siyaset, ekonomi ve teknoloji alanlarında hissettiriyor. Küresel bir ağ toplumu, ağ ekonomisi, ağ kültürü, ağ düşüncesi ve ağ siyaseti beliriyor. Endüstri devriminin temsil ettiği, ulus-devletler, küresel liberal ekonomi, fordizm ve ölçek ekonomisi, merkeziyetçilik ve tek kutuplu dünya ile somutlaşan paradigma, yerini bilgi ve iletişim devriminin temsil ettiği, (Avrupa Birliği gibi) ağ-devletler, küresel ağ kapitalizmi, post-fordizm ve kapasite ekonomisi, gayri merkeziyetçilik ve çok kutuplu dünya ile somutlaşan yeni bir paradigmaya bırakıyor. “Paradigma dönüşümü”, devrimden farklı olarak çok hızlı bir şekilde olup biten bir dönüşüm değildir. Paradigma, bir dönemin “ruhu”dur; sosyal, kültürel, ekonomik, teknolojik, düşünsel, insani zihin setine bu adı veririz. Dolayısıyla değişim çok derin olur ve her şeyi değiştirir. Bu dönüşüm de etkisini siyasetten ekonomiye, birey öznelliğinden topluluk ilişkilerine, bilim ve teknolojiden kültüre hayatın her alanında gösteriyor. 2. Dünya Savaşı’nın ardından başlamış ve 2008 küresel kriziyle birlikte doruğuna ulaşmış bu paradigma dönüşümünün en anlamlı işaretlerinden biri WikiLeaks…”

WikiLeaks saf bir biçimde gücün ve iktidarın reddedilmesi olarak anlaşılabilir mi?

WikiLeaks, gücün veya iktidarın reddedilmesinden çok, onun denetlenmesiyle, daha doğrusu sınırlandırılmasıyla ilgili bir konsept. Filozof Francis Bacon’un ünlü bir tespiti vardır: “Bilgi güçtür” der… Bunu “bilgi iktidardır” diye okumak da mümkün. Eğer iktidar sizin yaptıklarınız hakkında tam bir bilgiye sahip ise sizin üzerindeki iktidarı da tamdır; bunun karşılığında sizin iktidarın yaptıkları hakkında hiç bir bilginiz yoksa, iktidar karşısında hiç bir gücünüz de yok demektir. Bir başka deyişle, bilginin paylaşımı, iktidarın paylaşımıdır. Dolayısıyla özgürlüklerinizi korumak ve demokratik bir toplumda yaşamak için, iktidarın sizin hakkınızda edindiği bilgiyi sınırlandırmanız ve iktidarın yapıp ettikleri hakkında tam bir bilgiye sahip olmanız gerekir.

İktidar ve özgürlük arasında doğal bir uzlaşmazlık hali vardır. İktidarın bireysel özgürlükler lehine sınırlandırılması fikrine demokrasi diyoruz. Bireysel özgürlüklerin iktidar lehine sınırlandırılmasının ise bir çok adı var: Diktatörlük, totalitarizm, faşizm, otokrasi, polis devleti vb. Bilgiyi şeffaflaştırdığınızda, önlenemeyecek bir biçimde sızdırdığınızda, herkes tarafından erişilebilir hale getirdiğinizde gücü de herkese açar ve iktidarı paylaşıma zorlarsınız. Yani “iktidarı açarsınız”. WikiLeaks’in ünlü sloganı tam da bunu demek istiyor işte: “We open governments / biz hükümetleri açarız”…

WikiLeaks’i devlet sırrıyla mücadele eden ve hükümetleri şeffaflığa zorlayan diğer kuruluşlardan ayıran neydi?

“Sızıntı gazeteciliği”, basın tarihinin başından beri var olan bir tür. Basın, gizlenmek istenen bilginin bir yolunu bulup sızdığı bir mecra olagelmiş bugüne kadar. “Devlet sırrı” ise, ifşa edildiğinde aslında devleti değil ama hükümeti veya bürokratik bir mekanizmayı zora sokacak kanun dışı, yüz kızartıcı, utanılası faaliyetlerle ilgilidir genellikle. Bu yüzden sözde hukuki bir örtü altında yönetenlerin vatandaşlarından saklamaya çalıştıkları kirli sırları korumak için kullanılır bu kavram. Tarihteki önemli sızıntıların içeriğine baktığımızda yönetenlerin halkların zararına döndürdükleri dolapları ve kurdukları komploları görürüz. Sızıntı gazeteciliği, tarihi boyunca demokratik bir işlev yüklenmiş, vatandaşların arkalarından çevrilen dolapları öğrenmelerine yardımcı olmuş önemli bir iletişim kanalı olagelmiştir. Bu nedenle de her zaman iktidarların bastırmaya, susturmaya, sansürlemeye çalıştıkları bir mecradır. Ana akım medya endüstriyelleştikçe, kurumsallaştıkça, tekelleştikçe de bu baskı daha başarılı olmuştur. Basın tarihi böyle sızdırılamamış bilgilerle ve bunların hikayeleriyle doludur. Daniel Ellsberg’in 1971’de sızdırdığı “Pentagon Dosyaları” gibi önemli örnekler ise onun gibilerin başlarına gelenler yüzünden daha çok korku hikayesine dönüşmüştür. İnternetin ortaya çıkışı ve hemen herkesin birer yayıncı haline gelmesi, ana akım medyayı değiştirdiği gibi sızıntı gazeteciliğini de değiştirdi. İşte Wikileaks bu değişimin en önemli örneklerinden biri. Artık devletler veya şirketler gibi güç odaklarının içinden bilgi sızdırmak isteyenler geleneksel medyaya bağımlı değil, hatta medyanın sızdırdıkları bilgiyi manipüle etme riskinden de kurtulmuş durumdalar. WikiLeaks’in diğer sızıntı mecralarından farkı, öncelikle sızdıranların kimliğinin anonim kalması için kullandığı teknikler. Gerçi, Afganistan savaş günlükleri ve “Tali Cinayet” (Collateral Murder) videosunu sızdıran er Bradley Manning örneği bu anonimliği korumanın zorluğunu da gösteriyor. Ama Manning’in kimliğinin ifşa olmasına neden olan WikiLeaks değil kendi dikkatsizliğiydi. Bir hacker dostuna yaptıklarıyla ilgili övününce, o da gidip Pentagon’a ötünce kimliği ortaya çıktı. Yoksa, WikiLeaks’in kurduğu sızıntı mekanizmasına girip sızdıranın kimliğini ortaya çıkarmak pek de kolay değil. Bunun için güçlü şifreleme algoritmalarına dayanan etkili anonimleştirme teknikleri kullanıyorlar. Bir başka önemli fark da, sızdırılan belgelerin doğruluğunu teyit etmek ve o belgeler üzerinde çalışmak için, yine anonimleştirici tekniklerle korunan çok sayıda gönüllünün çalışıyor olması. Bunların hepsi bilginin özgür kalması gerektiğine inanan, yaptığı işte uzman olan kişiler. Aralarında gazeteciler, yazılım mühendisleri, ağ güvenliği uzmanları vb. var. Ama diğer sızıntı mecralarıyla arasındaki en önemli fark, bir kez sızıntı olduğunda bu bilginin artık sansürlenemez olması. Belgeler, bir çok sivil toplum kuruluşuna, geleneksel ve/veya internet mecrasına dağıtılıyor; belgelerin tamamı P2P ağları üzerinden de şifreli olarak dağılıyor ve yayın başladığında durdurmak imkansız. Bunu da ağların ağı olan internetin gayri merkezi, sınırsız, açık ve etkileşimli yapısı sağlıyor. Nitekim ABD hükümeti, Afgan ve Irak savaş belgeleri veya diplomatik belgelerin yayını durdurmak için elinden geleni ardına koymadı, ama bilgi akışı aynı anda yayına giren yüzlerce ayna sunucu ve sosyal medya paylaşımları sayesinde önlenemez bir biçimde yayıldı.

Peki, WikiLeaks’i durdurmak mümkün mü?

Mümkün, nitekim Julian Assange, geçenlerde ABD hükümetinin baskısı sonucu yapılan bağışlara el koyan VISA, Master Card, Pay Pal gibi kuruluşların faaliyetleri yüzünden finansal güçlük içerisinde olduğundan yayınını geçici bir süre durdurmak zorunda kaldığını duyurdu. Assange gibileri de durdurmak mümkün. Yine ABD baskısıyla olduğu açık olan bir biçimde, İsveç makamları tarafından açılan şaibeli cinsel taciz davasından dolayı İngiltere’den İsveç’e iade edilmek üzere. İsveç, ABD emriyle kendi anayasasını çiğneyerek insanları gizlice Guantanamo esir kampına yollayan adalet bakanlarının olduğu bir ülke. Bütün bunlar mümkün, ama WikiLeaks sızıntı modelini durdurmak mümkün değil. Bu çoklanabilir bir model. Daha şimdiden WikiLeaks’in bir çok benzeri yayına girmiş durumda. Bunlar arasında tek tek ülkelere yoğunlaşan TuniLeaks, RuLeaks gibileri, veya belli bir konuya odaklanan GreenLeaks, TradeLeaks, WikiSpooks, Avrupa Birliği sızıntılarına yer veren BrusselLeaks gibi pek çok örnek var. Hatta LocaLeaks adıyla internetten indirip kendi yerel WikiLeaks’inizi yaratabileceğiniz açık kaynaklı sistemler bile mevcut. Yani Pandora’nın Kutusu açılmış ve bilgiyi sızdırmak için kanallar çeşitlenmiş, teknik açıdan da mükemmelleşmiş durumda…

WikiLeaks’ten sonra dünya nasıl bir medya, siyaset ve ekonomi düzeniyle yüz yüze gelecek?

Bu sorunun cevabını merak edenlerin kitabı okuması gerekecek… Ama kısaca özetlemek gerekirse, zaten yeni bir Dünya Düzeni’ne adım atmış durumda olduğumuz söylenebilir. 2008 küresel ekonomik krizi bu dönüşümün zirve anı oldu. Bu krizin, aslında bir krizden çok bir paradigma dönüşümü, iktisatçı Joseph Schumpeter’in deyişiyle bir “yaratıcı yıkım” olduğunu düşünüyoruz. IMF’den Dünya Ticaret Örgütü’ne, Dünya Bankası’ndan OECD’ye bütün uluslararası kurumlar yeniden yapılanıyor. 2. Dünya Savaşı sonrası küresel ekonomiyi biçimlendiren ve ABD egemenliğinin yolunu açan Bretton Woods anlaşması çöktü. Kontrol sanayileri değişiyor. Askeri-endüstriyel kompleksler eriyor. Ağır sanayinin yerini ileri teknoloji sektörleri almış durumda: Biyoteknoloji, genetik, nanoteknoloji, enerji, çevre, bilgi ve iletişim teknolojileri… Bilgi en önemli iktisadi girdi artık. Geçen yüzyılda yaşanan teknolojik gelişmelerin sonucunda ortaya çıkan ve özellikle küresel finans ağlarının entegrasyonuyla karakterize olan “ağ ekonomileri”, pazar dinamikleri ve rekabet stratejilerini altüst etti.

Sanayi devriminin, 1973 kriziyle sarsılmaya başlayan neo-liberal paradigmasının, tekelci ulus-devlet kapitalizminin çöküşünü yaşıyoruz. Önce hammadde devleri eridi, sonra askeri-endüstriyel kompleksler, şimdi de sıra eski ekonominin son kalesi finansta. Küresel finansal sistemin yeniden yapılanması dönüşümün tamamlanmasını işaretleyecek. Şimdiden bir Dünya Finans Örgütü’nün kurulacağından, yeni bir küresel para biriminden bahsediliyor. “Ulusların Zenginliği” yerini “Ağların Zenginliği”ne bırakıyor.

Bu yeni paradigmanın bir adı var mı?

“Küresel ağ kapitalizmi” adını verebiliriz. Bu hala bir kapitalizm, ama neo-liberal model iflas etti. Bir geçiş anındayız. . Küresel ağ kapitalizmi ulus ötesi bir örgütsel modele dayanıyor. Ulus-devlet kapitalizmi bitiyor. Küresel ağ kapitalizmi dinamik bir göçebe sistemdir. Öyle ki, bu sistem ve bileşenleri, sürekli olarak sınırlarını değiştirmek ve sermaye birikimi hedefi doğrultusunda farklı sistemleri kapsamak veya dışlamak yoluyla yeniden organize olur. Yani, ölçek ekonomilerinden kapsam ekonomilerine (capacity economy), endüstriyel üretimden esnek ağ üretimine, kol gücünden bilgi gücüne, ulus-devletlerden ulus-ötesi organizasyonlara, tek-kutuplu dünyadan çok-kutuplu, gayri-merkezi ve dağıtık, mekânı tümüyle kuşatan ağ-dünyaya geçiş paradigması… Bu paradigma sadece ekonomiyle ilgili değil, siyasetten kültüre, medyadan uluslararası ilişkilere yeni bir düzen doğuyor. Şimdi siyasetin tüm temel kurumlarının krizin merkezinden başlamak üzere yenilenmesi gerekecek. Demokrasi krizi uzun süredir konuşuluyor, ama aslında kiriz içinde olan geleneksel temsiliyet mekanizmalarının ta kendisi. Artık doğrudan demokrasi taleplerinin güçlendiği bir dönemdeyiz. Nitekim otokratik yönetimleri birer birer deviren Arap Baharı’ndan, Yunanistan, İspanya ve İsrail’i sallayan “Öfkeliler” (Indignatos) hareketine, #OccupyWallStreet ile başlayıp dünya şehirlerine yayılan ve sistemin merkezini hedefleyen küresel işgal hareketlerine ve bu eylemlerin her birinde yeşeren halk meclislerine, halkın uzun bir aradan sonra tekrar sahneye çıktığını, doğrudan demokrasi talep ettiğini görüyoruz. Uluslararası ilişkiler ise tek kutuplu düzenden çok kutuplu, çok taraflı ve merkezsiz bir düzene kayıyor. Bu yüzden G7 yerini G20’ye bırakıyor. Bu süreçte, muhtemelen Avrupa Birliği gibi ağ-devletlerinin, bölgesel devletlerin çoğaldığını göreceğiz: Asya-Pasifik, Latin-Amerika, Akdeniz bu yolda ilerliyor. Bu yeni bölgesel güçler küresel güç ilişkileri oyununun tüm kurallarını değiştirecek.

Yeni medya düzenine dair neler söylersiniz?

Medya başlangıçta bağımsız girişimcilerin haber verme eylemi üzerine kuruluydu. Medya, şeffaflık, bilgi edinme hakkı, ifade özgürlüğü kavramlarını geliştirerek “haber alma özgürlüğü” dediğimiz bir hak ve özgürlük platformu oluşturdu. Bilgiyi kamusal bir mülkiyete taşıdı. Daha sonra, gerek sanayi devriminin yarattığı ve farklı sektörlerin içi içe girdiği sermaye birikim düzeni, gerekse sömürgeci miras üzerinde küreselleşmeyle yükselen aşırı kar odaklılık, medyanın sermaye yapısını değiştirdi. Bilgi giderek ticari bir silaha dönüştü. Endüstriyel medya ortaya çıktı ve medya sahipliği oligopollerin eline geçerek tekelleşti. Bu gruplar medya dışında ciddi hacimli işlerle meşgul oldu ve medya uzantılarını çıkarlarını korumanın, istedikleri siyasal yapıyı yaratmanın bir aracı kıldılar. “Kitle iletişim araçları” dediğimiz teknolojik sıçrama da bu düzeni sağlamlaştırdı ve etkisini artırdı. Şimdi bu düzen yıkılıyor… “Yeni dünya düzeni”, bilginin ulus-devlet iktidarlarından kaçtığı, çok ulusluların askeri-endüstriyel kompleksler üzerinden kontrol sanayilerini elinde tutamadığı bir dünya. İşte böyle bir dünyada Wikileaks, medyayı başlangıçtaki dinamiklerine geri döndürüyor. Bir döngü kapanıyor. Medyada sahiplik ilişkileri değişiyor. İnternet ekonomik boyutta da geleneksel medyayı geride bırakıyor. İnsanların bilgiyi kullanma davranışları değişiyor. İnternet herkesi yayıncı haline getiriyor. Medya iş ve kaynak (reklam) modelleri dönüşüyor. Medya tekelleri, medya dışındaki “iş”lerini başka gruplara kaptırıyor. Sahip oldukları medya gücü artık bu “iş”lerin yürütülmesi için vazgeçilmez olmadığı için de ortadan kalkma süreçleri hızlanıyor. Akıllı medya şirketleri yeni iş modellerine adapte olmaya çalışıyor. Diğerleri kısa sürede yok olacaklar. Bilgi artık onların tekelinde değil ve herkes, iktidarlar da dahil olmak üzere bunun farkında…

Yalnız toplumsal hafıza zayıf…

Toplumsal hafızanın zayıf olduğu malum. İnsanların ataletin tek kişilik gettolarında bir refah gösterisiyle uyu(tul)ması da baskın eğilim. Ama artık toplumsal hafıza, ağ üzerindeki ortak akılla inşa ediliyor. İnsan hafızası sadece organik değil, artık dijital ve ağ üzerinde akıyor… WikiLeaks, haberleşme özgürlüğü hak ve özgürlük sistemini, yani şeffaflık, bilgi edinme hakkı ve ifade özgürlüğünü yeniden tanımladı. Medya endüstrisinin iş modelleri ve mevcut biçimleri, tıpkı müzik, sinema, yayıncılık, eğlence, reklam ve pazarlama gibi iletişim odaklı yaratıcı endüstrilerde olduğu gibi tamamen kadük hale geldi; bu yapılar hali hazırda ciddi bir değişim sürecinden geçiyor; henüz ömürlerini tamamlamadılar ama çok da zamanları kalmadı. Kısacası bugünün küresel medya oligopollerinin yerinde yakında yeller esecek; mülkiyet yapıları değişecek, yeni oyuncular pazara girecek ve çok farklı bir medya ekosistemi ortaya çıkacak. Kitle iletişim araçları, “kitlenin iletişim araçlarına” dönüşüyor. Medyadaki ana eğilimin “kitle medyası”ndan “moleküler medya”ya, yani kitlenin medyasına olacağını öngörmek mümkün. Medya, yayıncılık ve eğlence sektörü internetin etkisiyle bir girdap hareketi içerisinde hızla dönüştü. P2P ağlar gelirlerin büyük bölümünü buharlaştırdı. Medyada çeşitlenme ise devasa bir boyuta ulaştı; gayrimerkezileşme baskın paradigma haline geldi; video paylaşım siteleri, podcast’ler, blogroll’lar, “veri gazeteciliği” (data journalism), “artırılmış gazetecilik” (augmented journalism), lokasyon temelli medya, “yurttaş medyası” (citizen media) derken alternatif medya çeşitlendi; sosyal medya devreye girdi ve haber dağıtımındaki yerini aldı; bloglar, özellikle de profesyonel gazetecilik blogları devlere rakip olmaya başladı. Artık ana akım medyanın dışında, onunla ilişkili veya tümüyle bağımsız bir çok farklı medya inisiyatifi mevcut. Bunlar, doğrudan topluluklardan doğan ve onlara hizmet eden yerel inisiyatiflerden sivil toplum içerisindeki çok farklı oluşumların kendi hedef ve ilgileri doğrultusunda geliştirdikleri medya yapılarına, çevre, istihdam, bilim-teknoloji, gençlik gibi spesifik alanlara yönelik hedeflenmiş medya inisiyatiflerinden otorite karşıtı, bağımsız, göçebe medya yapılarına çok geniş bir açıya yerleşiyor.

Ama bu, “Yeni Medya Düzeni’nde kurumsal yapılar tamamen devre dışı kalacak” demek değil herhalde…

Tersine, giderek dijital ekosistemin parçası haline gelen medya bu ekosistem içerisindeki savaşlardan yoğun bir biçimde etkilenecek ve kurumsal yapıların, farklı kimliklerle, sahiplik ilişkileriyle, stratejik ortaklıklarla bu alandaki güçleri bir biçimde sürecek. Ama bildiğimiz medya oligopolleri bu kurumsal denklemin dışına savrulacaklar; medya ve eğlence endüstrisi ise, telekomünikasyon, internet, mobil hizmetler, gibi alanlarla yakınsama içerisinde bugünkünden çok farklı bir yapıya evrilecek ve tek bir “yakınsanmış endüstri” ortaya çıkacak. Aslında bir tür “medya ekonomisi”ne adım attığımızı söylemek mümkün. Yakınsama etkisiyle medya ve eğlence sektörü arasındaki sınırlar siliniyor. Her organizasyon paydaşları arasındaki iletişi yönetebilmek için bir medya kuruluşu haline geliyor. Bu, gayri maddi ekonominin maddi ekonominin yerini alamsının bir sonucu. Eh, medya ekonomisi bu kadar büyürken geleneksel medya endüstrisinin parsayı toplamasına kimsenin izin vereceği de beklenemezdi herhalde!

ABD’nin Yeni Dünya Düzeni WikiLeaks’le bitti mi?

ABD’nin neo-con iktidarının 11 Eylül 2001 sonrası TV ekranlarından dünyaya sırıtarak söylediği, “Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz” sözü doğruydu. Gerçekten de yeni bir düzene adım atmıştık, ama bu sözü söyleyenlerin öngöremediği bir düzene. Nitekim neo-conların “düzeni” dünya için acılı oldu, ama neyse ki oldukça kısa sürdü. Bu düzeni bitiren elbette WikiLeaks değildi, o bu bitişin onaylanması daha çok. Bu düzeni bitiren, daha önce özetlemeye çalıştığım derin dönüşümün ta kendisi oldu ve 2008 krizi neo-conların tabutuna son çiviyi de çaktı. ABD teknolojik inovasyonda öncü rolünü kaybedeli on yıldan fazla oluyor. Neo-con iktidarının ülkesine verdiği en büyük zarar bu olsa gerek. Artık ileri teknoloji sektörlerinin büyük bir kısmında başka ülkelerin borusu ötüyor. Yeni kontrol sanayileri de bu sektörlere kaydığı için, bu ABD ekonomisinin sürdürülebilirliğini ciddi bir biçimde tehdit ediyor. Buna son merkezi ve sistemik krizin ABD finansal yapılanmasına ve reel ekonomisine verdiği tahribatı da eklersek, ABD’nin tamamen dışarıya bağımlı hale geldiğini anlayabiliriz. Elbette burada “batamayacak kadar büyük” bir yapıdan söz ediyoruz. Dolaysıyla Çin, Rusya ve diğer eksenler bu ekonomiyi suyun üstünde tutmaya mecbur. Öte yandan, ABD daha önce yaptığı gibi, genellikle enerji kaynak bölgelerinde çıkarttığı savaşlar, silahlanma ve finansal akış, yani askeri-endüstriyel kompleks çarkını döndürerek içinde bulunduğu krizden çıkamaz; çünkü Orta Doğu başta olmak üzere tüm bu bölgelerdeki üstünlüğünü kaybetmiş durumda. Devasa askeri gücü de, kontrol sanayilerinin el değiştirmesi yüzünden artık eski anlamını ifade etmiyor.

 

UNESCO’nun Filistin’i bir devlet olarak tanımasını nasıl yorumladınız?

Daha önce böyle bir şey düşünülemezdi. Şimdi ABD sadece UNESCO’dan mali desteğini çekmekle yetindi. Bu, Orta Doğu’nun jandarması İsrail’de şahinler döneminin de bittiğinin göstergesi aslında. Çünkü İsrail’i şimdiye kadar olduğu gibi desteklemek artık ABD için imkansız hale geliyor. Muhtemelen yakında İsrail’de sosyal demokrat bir iktidarı göreceğiz. Topu topu beş yıl içinde, neo-con ABD yönetiminin tabutuna Irak ve Afganistan başarısızlığının vurduğu ilk çekiç darbesinin ardından baş döndürücü bir hızla son çiviyi de çakan 2008 ekonomik krizi, hepimize “çok kutuplu bir dünyada” yaşadığımızı veciz bir şekilde anlattı. Şimdi bu “kutup”ların, bildiğimiz anlamda diğer “güçlü” ulus-devletler değil de, daha çok ağ-devletler ve çokuluslular olduğunu anlıyoruz. Üstelik bu “kutup”lar da kadir-i mutlak değiller. Sadece birbirlerinin güçlerini sınırlamıyorlar; güçleri başka oyuncular tarafından da sınırlanıyor. Hatta bu yeni dünyaya “çok kutuplu”dan ziyade “çok merkezli” demek daha doğru olur.

Neden?

Çünkü; yeni uluslararası düzende Amerikan hegemonyasını bir başka “kutup”un hegemonyası izlemeyecek. Ne Çin ne de Rusya böyle küresel bir rol yüklenebilecek durumda değil. Ayrıca güçler arası oyunun sınırlayıcı etkisi de bunu imkânsız hale getiriyor. Küresel yönetişim gerekleri ve ekonomik gelişmeler sonucunda, küreselleşme dinamikleri dünyanın belli başlı bütün bölgelerinde oluşan bir çok farklı güç merkezi yarattı. Bu bölgesel güç merkezleri, kültürel kimliklere yönelik artan bir ilgiyle, karşılıklı işbirliği değerinin ortaklaşa  kabulüyle ve küresel ilişkilerin gidişatı gereği bütün kültürlerin çatışma yerine yeni yakınsama düzeylerine yöneldiği görüşüyle hareket ediyor. Dolayısıyla hegemonyanın yıkılan duvarları, bir başka hegemona geçit vermediği ve bunun yerine karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin korunmasını koşul olarak dayattığı için, yeni “çok merkezli” uluslararası düzen, daha çok “yükselen bölgeler” (rising regions) üzerinde kuruluyor.

ABD hegemonyasının nasıl bittiğini ve neden yerine yeni bir hegemonun gelemeyeceğini Terence Paupp veciz bir şekilde açıklıyor: “Geleneksel olarak, milliyetçiliğin, imparatorlukların ve büyük hegemonya güçlerinin yöneliminin inşa ettiği siyasi, ekonomik, sosyal ve coğrafi duvarlar, çoğu akademisyenin kaçınılmaz bir tarihsel döngü olarak gördüğü şeyi de yarattı. Bu kitabın merkezi tezi, bu döngünün sona erdiği önermesidir. Bu döngüyle birlikte sona eren, halklar ve uluslar arasında tahakküm ve ayrılık duvarları yaratan imparatorluk ve hegemonya örgüleridir. Amerikan hegemonyasının kaçınılmaz ve nihai çöküş aşamasına girmesiyle, şimdi bu duvarlar yıkılmaktadır. Bu yıkılanların yerine, bir gün içerisinde ulus ötesi milyarlık sermaye akışlarını, gücün ulus-devletlerden şirketlere ve bölgelere geçtiğini ve internetten bilgisayara bir iletişim devrimini keşfediyoruz. Edward Kolodziej, küresel ilişkilerde bu yeni güçlerin ortaya çıkışını vurgulayarak, ‘aktörler ve onların amilleri gerçek zamanlı olarak hiç bu kadar bağlantılı ve karşılıklı bağımlı hale gelmemişti, bu aktörleri kat eden güç hiçbir zaman bu kadar parçalanmış ve gayrimerkezi olmamıştı’ demektedir.” (The Future of Global Relations: Crumbling Walls, Rising Regions, Palgrave Macmillan, 2009, sf. Xv)

Şimdi, güç ilişkileri ve akışlarının bu ters yüz olmuş dünyasında, “uluslararası ilişkiler” neye benzeyecek?

WikiLeaks ve “Cablegate” bu sorunun cevabını verdi aslında. Kitlesel sızıntı ve geleneksel olarak gizlilikle iş gören bir alanın yan yana gelmesi patlayıcı bir kokteyl ortaya çıkardı! ABD Dışişleri makinesinin neye benzediğini yakından gördük. Ne kadar başarısız olduğunu da. Zaten değişen dünyada bu hantal makinenin başarılı olmasına matematik olarak imkân yoktu, ama biz sıradan insanlar bu denklemin farkında değildik. Bir başka mevta, yani endüstriyel medya, gösteri toplumunun atalet zehrini zihinlerimize enjekte etmeyi sürdürüyordu çünkü. Birbirine dayanan güç odakları zaten tek başlarına yıkılmaz. Bir domino etkisi iş başındadır. Bakın, bildiğimiz haliyle küresel ekonomi, finans dünyası, kontrol sanayileri, ulus-devlet düzeni, uluslararası ilişkiler, istihbarat, medya… Hepsi aynı anda yıkılıyor.

Amerikan hegemonyasını devam ettiren NATO gibi kurumlar bundan sonra nasıl yapılandırılacak?

NATO da diğer uluslararası kuruluşların başına gelen dönüşümü yaşıyor. Aşamalı olarak ABD NATO’dan çekiliyor. Şu anda NATO’yu yönetmek ABD için bir lüks. NATO muhtemelen önce Avrupa Birliği’nin bölgesel ordusu gibi davranacak. Eğer tahmin ettiğim olur ve AB içinde bulunduğu derin krizden çıkmak için en radikal adımı atar ve Rusya’yı içine alır, böylece bir Avrasya Birliği’ne dönüşürse, işte o zaman bildiğimiz anlamda NATO’nun da sonu gelir. O zaman muhtemelen gerçekten bölgesel ve çok aktörlü bir orduya dönüşür, ki bu yapılanmanın sistematiğini şimdiden öngörmek mümkün değil. Rusya’nın içinde olmadığı bir AB NATO’yu kendi sınırları dışında kullanacak kadar güçlü olmayacak ve her zaman gerek Rusya gerekse Çin tarafından engellenecek. Rusya’nın katıldığı bir AB ise tüm küresel dengeleri değiştir ve daha önce sözünü ettiğim bölgesel birliklerin, ağ-devletlerin kurulmasını hızlandırır. Bu ise, şimdiden yorumlanamayacak kadar büyük bir değişimi ifade eder. Ama her hâlükârda, süreç içinde ulusal orduların yerlerini bölgesel ordulara bırakacağını, NATO’nun da bu bakımdan bir model olarak işlev yükleneceğini söyleyebilirim. Bu orduların da metal ve et karışımından çok yazılım ve et karışımıyla donatılacağını da… Ama maalesef daha bir süre, silah, enerji ve gıda sektörlerinin belirleyici bir rol oynamaya devam edeceğini de söylemek gerek. Sözünü ettiğim dönüşüm, bir barış ütopyasının gerçekleşmesi anlamına gelmiyor. Değişen oyunun kuralları ve oyuncular. Tek ümidim yeni ve beklenmedik oyuncunun, yani halkların daha güçlü ve uyanık olması…

Artık devletler sırların ortaya çıkarmasını durdurmak için darbe yapmak, gazeteci öldürmek veya hapsetmek, sansür uygulamak, medyayı halkın vergileriyle satın almak ve bir polis devleti yaratmanın yeterli olmadığının farkına varırlar mı sizce? Yoksa daha erken mi?

Devletler, devasa iktidar mekanizmaları olarak zannettiğimiz kadar “zeki” organizmalar değiller. Kontrol etmek, yönetmek, denetlemek, gözetlemek, bilmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar, ama tarihin açık bir şekilde gösterdiği gibi, belirli bir sürecin sonunda başarısız oluyorlar. Tarih, yıkılan iktidarlar ve çöken devletler mezarlığı gibi. Devletler kendi yaşam süreçleri içinde yeterince esnek davranamıyorlar, bu akıl doğalarında yok. Ancak eskisinin yerine geçen yeni bir iktidar mekanizması bu süreçten ders alarak zekasını bir parça geliştirebiliyor. Dolayısıyla daha bir süre, “devletler sırların ortaya çıkarmasını durdurmak için darbe yapmak, gazeteci öldürmek veya hapsetmek, sansür uygulamak, medyayı halkın vergileriyle satın almak ve bir polis devleti yaratmanın yeterli olduğuna” inanmayı sürdürecekler. Bütün bunları yaparken giderek daha da zorlanacaklar. Şimdi yükselen trend olarak gördüğümüz üzere interneti de tamamen kontrol altına almanın hayalini kuracaklar. Bunu bir ölçüde başaracaklar da. Çünkü ağ teknolojileri onlara bunu yapacak imkanları da sunuyor. Elbette aynı teknoloji, bu çabalarını tamamen boşa çıkaracak imkanları da hepimize sunuyor. Yani iktidar ve yönetilenler arasındaki bu bilgi savaşı derinleşerek, katmanlaşarak, yaygınlaşarak sürecek.

Vatandaşların bilgiye özgürce erişimi ne vakit mümkün olur sizce?

Yine tarihin gösterdiği gibi, hiç bir bilgi sonsuza dek gizli kalmaz. Bilgi doğası gereği iktidardan kaçar ve yayılır. Muhtemelen yeni türde iktidarlar yeni yönetim teknolojileri geliştirdiğinde, devletler “darbe yapmak, gazeteci öldürmek veya hapsetmek, sansür uygulamak, medyayı halkın vergileriyle satın almak ve bir polis devleti yaratmak” zorunda kalmayacaklar. O zaman biz vatandaşların sorunları da farklılaşacak. Ama inanın, o zaman da bu yeni teknolojileri boşa çıkarmanın bir yolunu bulacağız. İçinde bulunduğumuz tarihi anda olup bitenler, değişen paradigmalar, WikiLeaks, 1848 devrimlerini hatırlatan küresel halk hareketleri, direnen eski hegemonlar, sarsılan otokratik veya demokratik görünümlü polis devletleri, derinleşen ve katlanarak büyüyen iktidar-halk mücadelesi, özgürlüğümüzü satarak kazandığımız “güvenliğin” sadece bir refah yanılsaması olduğunu bize yeterince gösteriyor. Yani, bilgi her zaman özgürleşmeye çalışacak, iktidarlar da her zaman bilgiyi baskılamaya çalışacaklar. Hiç bir zaman bilgiye tamamen özgürce ulaşamayacağız. Bu özgürlüğü hak etmemiz, bir kez ele geçirdikten sonra da korumamız gerekecek. Ama bilgiye eriştikçe iktidarları sınırlayacak gücü de elde edeceğiz ve bu gücü kuşaktan kuşağa taşımayı sürdüreceğiz. Güce ulaşmanın yolları değişecek sadece…

WikiLeaks’in sızdırdığı belgelere geleneksel medya yeterli ilgiyi gösterdi mi sizce?

WikiLeaks belgeleri geleneksel medyada da kendisine bir hayli yer buldu aslında. Zaten bu yayınların bir bölümü eş zamanlı olarak New York Times, Guardian, El Pais gibi önemli gazeteler tarafından da yapıldı. Ana akım medyanın bu kitlesel sızıntıların içeriğine kayıtsız kalması imkansızdı. Ama öte yandan bu kullanımı kendi kalıpları, kendi dramatize edici yaklaşımları ve haberleşme mantıkları içinde yaptılar tabii. Ana akım medyanın gözüyle WikiLeaks, bir romantik kahramanlar hareketiyle azılı terörist bir yapılanma arasında bir yerde gelip gidiyordu. Bol miktarda komplo teorisi üretildi. Yıldız yaratma güdüsüyle Julian Assange etrafında mitler oluşturuldu ve İsveç polisinin medyaya hukuksuz bir biçimde servis ettiği cinsel taciz suçlamasının üstüne atladılar. Zaten bu suçlama da büyük ölçüde geleneksel medyanın skandal ihtiyacı gözetilerek kalkışılmış bir PR operasyonundan ibaret. Ama bütün bunlara rağmen, sızıntıların içeriği de kendisine medyada akacak kanallar buldu ve büyük bir çoğunluk bu içerikten haberdar oldu.

WikiLeaks sızıntılarının içeriği Peru’da hükümet düşürdü, bir çok banka ve şirketin soruşturma geçirmesine neden oldu, bazıları bu yüzden battı, çok sayıda bürokrat istifa etmek zorunda kaldı, Tunus’ta, Mısır’da halk hareketlerinin tetiklenmesinde payı oldu. Bu sızıntılar bir çok ülkede büyük sarsıntılar yarattı.

Türkiye?

Türkiye’ye baktığımızda pek de ciddi sonuçlara yol açmış görünmüyor. Oysa siyasilerle ilgili yolsuzluk iddialarından çok uluslu şirketlerin ülke üzerindeki şaibeli faaliyetlerine bir çok bilgi sızmıştı. Bunlar bizim medyada Assange ile ilgili dedikodular ve artık ulusal karakterimiz haline gelmiş komplo teorisi merakımız kadar yer bulamadı. Biz Türkler, WikiLeaks sızıntıları karşısında üç maymunu oynayan ender toplumlardan biriyiz. Oysa en büyük sızıntılar buradan gelmişti, bize dair çok bilgi vardı, ama duymamayı, görmemeyi, bilmemeyi seçtik. Üstelik bu sadece medyanın da suçu değil. Türkiye ilginç bir ülke. Sanki Türkiye dünyanın dışında başka bir gezegen. Yakın tarihimizdeki korkunç olaylarla ilgili tamamen doğrulanmış ifşaatlar bile bir sonuç yaratmıyor burada. Mesela 6-7 Eylül olayları, Maraş katliamı, mesela Susurluk dosyası ve derin devlet ile ilgili korkunç gerçekler… Hepsini biliyoruz, ama hiç biriyle yüzleşemiyoruz. Bu yüzden WikiLeaks belgeleri içindeki bizi ilgilendiren bilgilerle ilgili olarak da herhangi bir şey yapmadık. Bunda elbette ana akım medyamızın devletsever, nefret söylemiyle dolu, güdümlü bakışının payı var, ama bu sağırlığı, körlüğü ve eylemsizliği sadece bununla açıklayamayız. Sanki atalet tamamen ruhumuza işlemiş gibi. Bunda, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki “rızkına razı kul” statüsünü içimize sindirmiş ve hala tebaa gibi davranıyor olmamızın bir payı vardır belki. Bilmiyorum. Ama bu her neyse, demokrasi kültürünü içimize sindirememiş olmamızın da sebebi o.

Bireyler bu tür bilginin yayılması ve anlaşılması için neler yapabilirler?

Bireyler gerçekten halkın yararına olan sızdırılmış bilginin dolaşıma girmesi için bir çok şey yapabilirler. Çünkü daha önce de dediğim gibi, artık internet sayesinde her birimiz birer yayıncı haline gelmiş durumdayız. Sosyal medya başta olmak üzere her birimizin yayını sınırsız bir biçimde yayılabiliyor. İletişim kapasitemiz üstel olarak katlanıyor. Dolaysıyla bilgiyi kendi çevremizde yaymamız bile çok ciddi bir etki yaratır. Aslında buna güzel bir örnek verilebilir: Şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde bir yazarın kitabı daha yayınlanmadan sansürlenmek istendi. Ahmet Şık’ın “İmamın Ordusu” kitabının tüm kopyaları hukuksuz bir biçimde yok edilmeye çalışıldı. Sonra neler olduğunu gördük. Bir kopya internete düştü ve anında her yere yayıldı. Bu yüzden hiç bir zaman okumayacak olanlar bile kitabın içeriğinden haberdar oldu ve sansür girişimi boşa çıkartıldı. İnternette gizlenmek istenen bilginin böyle patlama halinde yayılmasına “Streisand etkisi” diyoruz: Barbara Streisand kendisiyle ilgili haber yapan bir paparazzi’yi dava edince, bu dava yüzünden haberin içeriği internete düştü ve bu bilgi normalde ulaşamayacağı kadar geniş bir çevreye yayıldı. Devletler elbette interneti de sansürlemeye, denetlemeye çalışıyorlar. Ama internetin yapısı gereği bu denetimin mutlak olmasına imkan yok. İnternet sansürünün ne demek olduğunu iyi bilen bir toplumuz. 60.000’e yakın site, anayasamıza aykırı bir sansür kanunu yüzünden engelli. Ama bugüne dek ciddi bir kitle bu sansürü aşmanın teknik yollarını buldu. Şimdi sansürü daha sıkı hale getirmeye çalışıyorlar. Ama biz yine bir yolunu bulacağız. Hatta, Türkiye devletin baskıcı politikaları ve sansür sevdası yüzünden hızla bilgi toplumu oluyor diyorum şaka yollu!

Sansürün etkili olamamasının nedeni ağların davranma biçimi sanırım…

Aynen öyle… İki nokta arasındaki bağlantıyı engellediğinizde, ağ bunu bir hata olarak algılar ve her nokta birbiriyle bağlantılı olduğu için, bilgi akışı o noktaya ulaşacak bir başka yol bulur. Dünyanın en mükemmel sansür sistemine sahip

Çin’de bile sansür giderek zorlaşıyor. Dolayısıyla insanlar bilginin yayılması için üzerlerine düşeni yapacak ve birer iletişim kanalı gibi davranmayı bileceklerdir. Asıl sorun bilginin yayılmasından çok anlaşılmasında ortaya çıkıyor. Özellikle Afgan Savaş günlükleri, Irak savaş kayıtları ya da Cablegate tarzı devasa sızıntılarda insanların bu sızıntının içeriğine tamamen vakıf olmalarına imkan yok. O yüzden gönüllü bir derleme, işleme, analiz, yorumlama ve yayınlama çabası çok önemli. İnternet ve çeşitli veri işleme yazılımları sayesinde bu çaba biraz daha kolaylaşmış olsa da, hala deneyimli zihinlerin bu veri yığınını anlamlı bilgiye dönüştürmesi gerekiyor. İşte gazetecilik burada devreye giriyor. Ama ana akım medyanın yozlaştırdığı bir gazetecilik değil bu. Basının kökenindeki habercilik ve bilgi özgürlüğü ilkelerine bağlılıkla, veri gazeteciliği ve artırılmış gazetecilik gibi yeni teknolojik imkanların bir araya gelmesiyle yeni bir gazetecilik türü doğuyor. Bu yeni gazetecilik, önemli sızıntıların halklar tarafından anlaşılabilecek bir biçimde anlamlı bilgiye dönüştürülmesi ve Tunus’da veya New York’da olduğu gibi halkların meşru eylemini tetiklemesi için çok önemli.

A. Murat Eren ve Baybars Kulebi yenice bir inceleme yayımladı, “Halkın Menfaatleri Çerçevesinden Bir WikiLeaks İncelemesi: Diplomatik Telgraflardan Neler Öğrenebiliriz?” başlıklı çalışmayı nasıl buldunuz?

Eren ve Kulebi’nin çalışmasını önemli buluyorum. Türkçede maalesef eşine pek sık rastlanmayan bir analiz bu. Özellikle yazarlarının odaklandıkları alanlardan hareketle WikiLeaks belgelerini okumaları ve bu okumanın sonuçlarını derli toplu bir biçimde sunmaları çok önemli. Böyle çalışmalara ihtiyacımız var. WikiLeaks belgelerinin ülkemiz hakkında bize sunduğu bilgiler arasında GDO’lu gıdalarla ilgili olarak dönen şirket dolapları da var ve yazarlar özellikle bu konuyu gayet çarpıcı bir biçimde ortaya koymuşlar. Yazıda, ülkenin siyasi atmosferinden siyaset kültürüne bir çok konuda önemli ve çoğuna katıldığım saptamalar var. Okunması ve paylaşılması gereken değerli bir çalışma.

Yazıda, Türkiye’deki siyasi sığlığın ve kutuplaşmanın nasıl algılandığının, şirket çıkarlarının yasama ve yürütmeyi ne kadar derinden etkileyebildiğinin altı çiziliyor. Bu kadar bariz iken olup bitenler çoğunluk neden sessiz?

Daha önce de dediğim gibi, WikiLeaks’e gelene kadar, bu ülkede yasamadan yürütmeye yönetici kesimin halkın zararına çevirdikleri dolaplar aslında öylesine  aşikar ve yalanlanamayacak ölçüde ortada ki, insan bu bilginin doğal olarak eyleme, hesap sormaya, demokratik hakların talebine yol açmasını bekliyor. Ama uzun bir süredir bu ülkenin halkı o kadar derin bir atalete sürüklenmiş durumda ki, sadece kendisine dayatılan yapay gündem içerisinde günü yaşamayı tercih ediyor. Elbette kımıldanmalar var. İşçiler, öğrenciler, köylüler isyan ediyor ve her defasında toplumdan pek de dayanışma görmeden vahşi bir biçimde bastırılıyor. Muhalif söylemler susturuluyor. Basın özgürlüğü bakımından felaket bir durumdayız. Yüzlerce gazeteci hapsedilmiş durumda. Sansür, yoğun, koyu bir sansür geleneksel medyadan internete kadar tüm kamusal iletişimi sakatlamaya çalışıyor… Ve bütün bunlar gayet bariz bir biçimde ortada…

Ve neden hala insanlar sessiz? Bu sorunun cevabını “işte budur” diye veremem. Yine tekrarlayayım: bu ataletin kökleri muhtemelen Osmanlı İmparatorluğu döneminde… Üstüne de üç askeri darbeyle kesilip biçilerek dumura uğratılmış bir toplumsal hafızayı ekleyin. Otoriter devlet baba figürü, bu figürü ister asker ister polis, ister yargıç ister bakan temsil ediyor olsun, bilinç altımızda yer etmiş durumda. Yakın tarihimizdeki hiç bir haksızlık, vahşet, katliam, cinayet ile yüzleşemiyoruz. Bunu yapmadıkça da kirleniyoruz. Suçlu hale geliyoruz. Gerçeklerle yüzleşmek yerine komplo teorilerine rağbet etmeyi tercih ediyoruz. Komplo teorileri içimizi rahatlatıyor. Çünkü özgüvenimiz yok. Her şeyi yukardaki tanrıların, fillerin tepişmesine bağladığımızı zaman rahatlayıp gevşiyoruz, çünkü o zaman bize yapacak bir şey kalmıyor. İlginçtir, Türkiye, ABD ve Pakistan ile birlikte en çok komplo teorisi üretilen ülke. Başımıza gelen her işte, ya ABD’nin, ya Siyonizm’in ya da Bilderberg’in parmağını arıyoruz. Depremi bile onlar tetikliyor! Böylece bir arınma duygusu kaplıyor her tarafımızı. Olup bitenlerde hiç payımız yokmuş gibi davranıyoruz. Bu komplo teorilerinin büyük bölümünün faşizan, ırkçı, nefret dolu bir tabana oturması da boşuna değil. Böylece devletseverliğimizi, devlet baba karşısındaki ergen ve edilgen duruşumuzu, boyun eğişimizi ve kul olma güdümüzü, sözde emperyalizm karşıtı bir milliyetçilik olarak yutturabiliyoruz kendimize. Kendimizle ilgili olamayan durumlarda da bu ırkçı komplo severlik baş gösteriyor. Arap Baharı diyorsunuz, kendi kul köle durumunu içine sindirebilmiş insanlar, bu hareketlerin sonuçları ABD ve İsrail için olumsuz da olmuş olsa, halkların hareket edebileceğine inanmadıkları için 1970’lerden kalma komplo teorilerini ısıtıp önünüze koyuyor hemen. ABD yapmıştır diyorlar. Aynı nedenle, büyük bir çoğunluk hala WikiLeaks’in bir ABD dış politika oyunu olduğunu söyleyecektir size. Ne de olsa sizin benim gibi sıradan insanlar böyle büyük işlere kalkışamaz. Bu olsa olsa Olympos’taki tanrıların eseridir! Kitapta WikiLeaks ile ilgili olarak üretilen komplo teorilerinden söz ederken bu sosyo-psikolojik travmaya da bir miktar dokunduk. Bilmiyorum, ama belki de bu sessizlik suçluluk duygusunun utanç dolu sessizliğidir. Umarım bir gün suçluluğumuzu kabul edip konuşmaya başlarız.

Yazıda gözler önüne serilen birçok çarpıcı detaydan birisi de GDO’lu gıdalara karşı halk tepkisini kırmak için TÜBİTAK’ın maşa olarak kullanılmış olması; Türkiye’nin bilim kurumunun böyle bir skandala bulaşmış olmasına nasıl yaklaşmalıyız, bu konuda medyaya ve halka ne tür sorumluluklar düşüyor?

Şimdi, az önce sözünü ettiğim skandalların yanında GDO ve TÜBİTAK skandalı hafif kalıyor elbette, ama en az onlar kadar önemli ve hepimizi isyan ettirmesi gereken bir skandal bu. Normal olarak ideolojiden arınmış olması gereken, bilimi temsil eden bir kurum halkına ihanet ederek yolsuzluğa bulaşıyor. Yine normal olarak, başta medya olmak üzere tüm sorumlu organizmalar bu konuda hesap sormalı ve olayı açıklığa kavuşturmalıydı. Ama elbette böyle olmuyor. Geleneksel medyanın bu tür olaylar karşısındaki davranışı yarardan çok zarar getirir. Dolayısıyla onlara bir rol biçmiyorum bile. Yaydıkları dezenformasyonun farkında olalım yeter. Bence burada asıl sorumluluk, ilgili sivil toplum kuruluşlarına, akademisyenlere, bilim adamlarına düşüyor. Onlar, ana akım medyayı boş verip, internet başta olmak üzere alternatif mecraları kullanarak halkı bilinçlendirmeliler. Ama maalesef bu ülkede sivil toplum da, akademi de, bilim adamları da genel atalet ve suçtan kendilerine düşen payı almış oldukları için bu rolü üstlenecek durumda değiller pek. Ola ki aralarında az sayıda dürüst ve sorumlu aktör kaldıysa, uluslararası kuruluşları, Dünya Sağlık Örgütü’nü, Sınır Tanımayan Gazeteciler’i, Article 19 Vakfı’nı, Avrupa Birliği kuruluşlarını filan işin içerisine sokup bir baskı unsuru oluşturabilir ve bilginin halka ulaşmasına aracılık edebilirler. Bilemiyorum. Pek de umutlu değilim.

Twitter, Tumblr gibi microblog’lar ya da hızlı paylaşım ortamları ile insanların ilgisini çeken mesajlar git gide kısalırken, insanları İnternet sayesinde elde edilebilen birçok bilginin bir araya getirilmesi ile ortaya çıkan bu tip uzun yazıları okumaya nasıl ikna etmek gerekli?

İnanın bu sorunun cevabını bilmiyorum! Bu da işin bir başka boyutu. Enformasyon hızı arttıkça, gelen enformasyon öncekini silerek bize bellek tutulması yaşatıyor. İçerik tüketimimiz hızlandıkça içeriğin kapsamı da daralıyor. En azından büyük çoğunluk için bu böyle. Ancak gerçekten ilgili küçük bir azınlık bu tür uzun ve derinlemesine analizleri okuyacak ve anlamlandıracak tutarlılığa sahip. Belki de onların bu bilgileri geri kalan çoğunluğa “özetlemeleri” gerekiyor! İnci Sözlükçü’lerin dediği gibi, “özet geçmeleri”… Bu özeti yeterince çarpıcı ve akılda kalıcı bir biçimde yapabilirlerse, belki bilgi yerine ulaşır. Aslında son yıllarda muhalif hareketlerde yeni bir dilin de doğduğuna tanık oluyoruz. Bu dili önce sloganlarda gördük. İspanya öfkelileri “biz sisteme karşı değiliz, sistem bize karşı” dediler mesela. Wall Street’i işgal edenler “biz yüzde 99’uz” dediler. 15 Mayıs 2011’de internet sansürüne karşı İstanbul’da yürüyen 60 bin kişi “internete sehven giriyoruz”, “vatan yahut filtre” pankartları taşıyordu. Aslında yeni bir muhalif söylem doğuyor. Gündelik dil, argo ve ironi politik gücünü yeniden kuşanıyor. Belki de böyle önemli çalışmaların içeriğini bu tür etkili bir dille özetlemeyi ve halkları bilgilendirmeyi başarabiliriz. Umarım.

A. Murat Eren ve Baybars Kulebi’nin bu çalışmalarında olduğu gibi derli toplu bilginin erişilebilir hale gelmesi için çalışmak isteyen kişilere ne önerirsiniz?

Bu elbette yorucu, uzun ve odaklanmış bir çalışmayı gerektiriyor. Ama bu tip çalışmalar yapmak isteyen insanların elinde artık daha önce sahip olmadıkları teknik imkanlar da var. İnternet bunların başında geliyor. Dolayısıyla internette aradıkları bilgiye ulaşmanın en hızlı ve etkili yollarını öğrenmeleri gerekiyor. Ayrıca veri derleme, işleme, haritalama ve görselleştirme yazılımları da onlara yardımcı olacaktır. Mendeley, Zotero gibi, çeşitli akademik ve bilimsel veri bankalarına erişimi olan bibliyografya yazılımları da. Kısacası, yazılımın, özellikle de açık kaynak kodlu özgür yazılımların gücünden maksimum faydalanmaları işlerini kolaylaştıracak ve zamanlarını yorumlamaya harcamalarına izin verecektir. Bir başka konu da, işbirliğine özen göstermeleri. Bilgi paylaşıldıkça değer kazanır. Benzeri ilgi ve odaklara sahip insanların bulunduğu ağlara entegre olmaları da önlerinde yeni ufuklar açılmasını mümkün kılacaktır. Bir açık laboratuvar bu…

Son soru: Arap Baharı üzerine yeni bir kitap çalışmanız olduğunu duydum. Bizi bu konuda bilgilendirmeniz mümkün mü?

Evet bir süredir, Arap Baharı ile ilgili olarak çalışıyorum. Bu amaçla başta Tunus olmak üzere bir çok ülkeye seyahatler yaptım. Özellikle de Tunus’da bir hayli zaman geçirdim. Oralardaki hareketlerin içindeki insanlarla, genç işçilerle, akademisyenlerle, blogger’larla, siyasetçilerle, sivil toplum temsilcileriyle görüştüm, kaynak derledim. Bir çok etkinliğe, toplantıya, buluşmaya katıldım. Bu insanlarla ilişkide bulunmayı da sürdürüyorum. Şimdi de oturup yazmaya başladım. Umarım bir kaç aya kadar çalışmamı bitirmiş olurum. Çalışmanın kapsamı sadece 2011 ve Arap Baharı ile sınırlı değil aslında. Hem bu hareketlerin ardındaki dinamikleri analiz etmeyi hedefliyorum hem de bu hareketlerin ortaya çıkardığı enerjinin küresel yayılımını ele almayı. O yüzden kitap sadece Arap coğrafyası ile sınırlı olmayacak… Benim için Arap Baharı ve 2011 çok önemli, tarihsel bir an. Halkların yeniden tarih sahnesine çıktığı bir an ve hala sahnedeler. Öfkeliler hareketi ve Occupy Wall Street ile başlayıp küreye yayılan işgal hareketleri, hemen her yerde kurulan halk meclisleri, bütün bunlar çok önemli.

2011 bana başka iki tarihi, 1848 ve 1871 tarihlerini hatırlatıyor. İlki, tarihe “Halkların Baharı” veya “Devrim Yılı” olarak geçmiş, Fransa’dan başlayıp Latin Amerika’ya kadar 50’den fazla ülkeyi etkilemiş 1848 Avrupa Devrimleri; “Komünist Manifesto”nun yayınlandığı yıl… İkincisi, bir başka Bahar, yani 18 Mart – 28 Mayıs 1871 tarihleri arasında yaşanan ve acılı sonunun bile temsil ettiği radikal dalgayı unutturamadığı Paris Komünü… Bu iki tarih de, halkların sahneye çıktığı benzersiz anlar. Bu yüzden “Bahar” sözcüğü ile adlandırılırlar… 2011 de tarihe böyle bir bahar olarak geçebilir, halkların uzun bir atalet döneminden sonra yeniden sahneye çıktığı bir bahar…

“WikiLeaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz” kitabına ulaşabileceğiniz adres şöyle: http://www.etkilesimyayinlari.com/kitap.php?isbn=9789752699250

A. Murat Eren ve Baybars Kulebi’nin, “Halkın Menfaatleri Çerçevesinden Bir WikiLeaks İncelemesi: Diplomatik Telgraflardan Neler Öğrenebiliriz?” başlıklı çalışması

Leave a Reply

Your email address will not be published.