Burak Cop: “12 Haziran Heyecanlı Bir Seçim Olacak”

SONY DSCNottingham Üniversitesi’nde Türkiye’deki seçim sistemlerinin evrimine ilişkin doktorasını tamamlayan ve profesyonel gazetecilik yaşamını halen ntvmsnbc’de yazar olarak sürdüren siyaset bilimci Dr. Burak Cop ile 12 Haziran seçimlerini konuştuk.

 

İlk olarak, “12 Haziran’daki seçimleri bir öncekilerden ayıran bir özellik var mı sizce?” diye sordum…

“Var” dedi: “2007’den farklı olarak AKP ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya. Her ne kadar MHP ahlak dışı, hatta rahatlıkla “iğrenç” diye niteleyebileceğimiz bir saldırıya uğramasına yol açan referandumdaki taban kayması sonucu AKP’ye oy kaptıracak olsa da, yükselen CHP ve Kürt muhalefeti AKP’nin karşısına ciddi rakipler olarak dikilmiş durumda.”

Bu AKP’nin yüzde 99 ihtimalle yeniden tek başına iktidara geleceği gerçeğini değiştirir mi?

Hayır, ama 12 Haziran’ın heyecanlı bir seçim olacağı gerçeği de sabittir. Keza artık AKP’nin mağduriyet demagojisine başvurmasını olanaklı kılan koşullar da yok. Hatta, mağdurluk şöyle dursun, 12 Eylül referandumundan beri mağrurluk derecesi git gide artan bir siyasal iktidarla karşı karşıyayız ama AKP’nin mağrurluğu ve nobranlığı henüz orta-alt ve alt sınıfların tepkisini çekmeye başlamış değil. Kürt halkının belli bir siyasi bilince erişmiş kısmı hariç.

Ama hapse atılan gazeteciler, git gide kısıtlanan internet, üniversite sınavındaki şifre skandalı ve son olarak Hopa’da yaşananlar AKP’ye olan toplumsal tepkiyi artırdı diyebiliriz, sanıyorum. Peki, bu huzursuzluk, partiyi 3. iktidar dönemi yolunda zorlar mı?

Yolunda değil ama boyunca zorlar. AKP, benim görebildiğim kadarıyla büyük kentlerde yaşayan okumuş  orta sınıfların gözünde hızla popülaritesi düşen bir parti. Siyasi yelpazenin solunda, merkezinde, hatta sağında yer alsın, samimi bir demokratlık, samimi bir demokrat duruş ortak paydasında buluşan, eğitim ve siyasi bilinç düzeyi belli bir seviyenin üzerindeki toplum kesimleri git gide AKP’den soğuyor, hatta AKP’ye bileniyor. Erdoğan’ın, söylemini halkın en gerici değerlerine hitap eder biçimde kurması da bunun hem sebebi hem sonucu. 2007’de hiç de böyle yapmamıştı Erdoğan.

Peki, MHP barajı  geçer mi?

Araştırmalara bakılırsa MHP’nin baraj sorunu yok. Yüzde 12’nin altına düşmeleri beklenmemeli. Ama Türkiye’de siyaset o kadar çirkinleşti ki, bu röportaj yayına girene kadar “tüm kasetlerin anası” kabilinden bir şey düşer internete, MHP bir gayya kuyusuna itilir… Türkiye’de meydana gelip de sizi şaşırtabilecek bir şey kaldı mı?

Gelelim CHP’ye, Kılıçdaroğlu ile partiye yönelik farkedilir bir umut doğdu, ne dersiniz?

CHP’nin 1965 seçimleri öncesinde “Ortanın Solu” kavramını ilk kez zikretmesiyle 1972’de Ecevit’in parti liderliğine seçilmesi arasında tam 7 sene geçti. Kendini merkez solda tanımlamaya başlayan CHP’nin bunun meyvesini yemeye başlaması da 1973 seçimleriyle oldu. Yani 8 sene. Şimdi ben Yeni CHP’nin iktidara gelmek için 8 yıl beklemesi gerektiğini sanmıyorum, bu kadar sabırlı olmaları da mümkün görünmüyor, ama ciddi bir iktidar alternatifi olabilmeleri için 2015 seçimlerini beklemeye ihtiyaçları var.

Bu seçimde CHP’nin şansı ne olur?

Bu seçimde CHP’nin 2007’ye göre oy patlaması yapacağı muhakkak, ancak anketleri siz de biliyorsunuz, bunun bir sınırı var. Yüzde 30’a ulaşmaları kolay görünmüyor. Ancak her halükarda CHP yoksullardan ve emekçilerden anlamlı miktarda oy alacaktır bu sefer.

Peki, CHP’nin ortaya koyduğu söylem ve programları kısaca nasıl yorumlarsınız?

CHP’nin söylem ve programları  bir sosyal demokratlaşmaya işaret ediyor. Bu birleşik bir kelime, içinde hem sosyal var hem demokrat. Gerçekten de aile sigortası, emeklilere intibak hakkı, kamuda taşerona son verilmesi, sendikaya üye olanların işten çıkarılmasına engel olunacağının belirtilmesi, zorunlu askerlik denen şeyin yerine getirilmesinin kolaylaştırılması… Tüm bunlar sosyal politikalar. Hatta yerel düzeyde de incelikli bir çalışma yürütüyor CHP, mesela Kılıçdaroğlu Ordu’da, Giresun’da bir fındık borsasının kurulmasından bahsediyor. Bunlar öyle yalap şalap politikalar değil, doğrudurlar veya yanlıştırlar, ama aylardır tutarlı bir biçimde ifade ediliyorlar.

İşin demokrasi kısmına gelecek olursak, CHP şu anda demokratikleşme vaatleri açısından AKP’yi kesin olarak geride bırakmış durumda. En son açıkladıkları Demokrasi Raporu gayet başarılı. Hatta Kürt sorununda da, yetersiz de olsa, bir takım açılımlar yaparak AKP’yi “aşmış” durumdalar. CHP ne denli ilerici siyasetlerle ortaya çıkarsa AKP’yi o denli gerici konumlanmalara itecektir. 1 yıl öncesine kadar CHP, AKP’nin sağcılığını, otoriterliğini ve tutuculuğunu iyot gibi açığa çıkaracak bir söylem kullanmıyordu. Evet, AKP yaptıklarıyla yine sağcıydı, otoriterdi, tutucuydu. Ama bunlar söylem düzeyinde açığa çıkmıyordu. Şimdi CHP ilerici adımlar atıyor ve bu AKP’nin deyim yerindeyse gerçek yüzünü ortaya çıkarıyor. Erdoğan, “Kılıçdaroğlu’nun Hakkâri mitinginde Türk bayrağı yoktu” deyip duruyor mesela. Meydanlarda onun Aleviliğini yuhalatmasını ise saymıyorum bile. Tam bir fecaat.

Tabii burada CHP güzellemesi yapıyor gibi de görünmek istemem. Yeni CHP her ne kadar yoksulların ve işçi sınıfının çıkarlarının savunucusu olarak kendini yapılandırmak istese de, emek-sermaye çelişkisini bizzat içinde barındırmaktadır. Bunu görmek için milletvekili aday listelerini incelemek yeterli. CHP son tahlilde bir burjuva partisi ve vizyonunda aşağı yukarı şöyle bir Türkiye var: AB standartlarında bir parlamenter demokrasi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün gelişmesi, ABD ve AB ile ilişkilerin güçlü tutulması, kişi başına gelir düzeyi iyileşmiş, eğitim ve sağlık hizmetleri gelişmiş, Batı’nın parçası, çağdaş bir kapitalist ülke. Dikkat edecek olursanız Yeni CHP işçilere vaatlerde bulunurken patronlara da “biz iktidara geldiğimizde artık siyasi iktidardan korkmayacaksınız, çekinmeyeceksiniz” mesajları veriyor. Şu anda Türkiye’de tekelci sermaye sınıfının yandaş olmayan fraksiyonunun, isterseniz İstanbul sermayesinin diyelim, AKP iktidarı karşısında boynu kıldan ince. CHP onlara da özgürlük vaat ediyor.

Kılıçdaroğlu’na göre AKP yoksulluğu ortadan kaldırmayı değil, yönetmeyi amaçlıyor. Ne dersiniz bu yoruma?

AKP’liler tabii ki “halkın bir kısmı  ilelebet yoksul kalsın” diyecek kadar gözü dönmüş insanlar değiller. Ancak AKP’nin kalkınma politikaları ile yoksulluğa kısa veya orta vadede bir çözüm bulunması mümkün değil. Dar gelirlilerin eskiye göre daha kolay konut sahibi olması bir sosyal politika değildir. Sosyal güvenlik sisteminin standardize edilmesi, ilaç fiyatlarının ucuzlaması halkın lehine uygulamalardır ama yoksulluğun giderilmesine katkıları olmaz. Bu açıdan Kılıçdaroğlu haklı.

CHP’de, AKP’de olmayan bir vizyon var diyebilir miyiz?

Aynen öyle… Bakın, TÜİK geçen yıl açıkladı. Devletin resmi rakamlarına göre Türkiye’de nüfusun en zengin yüzde 20’si gelirin yarıya yakınını, en alttaki yüzde 20 ise gelirin yüzde 6’sından azını alıyor. İki katman arasında 8.1 kat fark var. Ve bu fark bir önceki yıla göre azalmamış, aynı kalmış. Ekonomik büyümenin kırıntılarının en alttakilere ulaşıyor olması bu nispi tablo karşısında anlamsızlaşıyor. Böyle bir ülkede ana muhalefet partisinin yoksullukla mücadele üzerinden bir söylem kurması isabetlidir.

Peki, AKP sosyal devlet, sosyal politika, yoksullukla mücadele konusunda ne diyor?

AKP, “bizim dönemimizde şu kadar milyon insan ilk kez uçağa bindi” diyerek emekçi sınıfların, yaşam standartlarının yükselmesi ve hatta zenginleşerek sınıf atlama arzularını okşuyor, bu arzularına referansta bulunuyor ama sosyal devlet, sosyal politika, yoksullukla mücadele, bunlar apayrı şeyler… Türkiye’de hayvancılık tükendi ve tarımda büyük yoksulluk var. Kırdan kente göç olanca hızıyla devam ediyor ve bu insanlar kente “yeni yoksullar” olarak geliyorlar. Türkiye’de artık gübre fiyatları yetiştirdiğiniz ürünün satışından elde ettiğiniz paradan daha yüksek. Kırsalda iş yok, insanlar hâlâ gümbür gümbür kente geliyor. Köylerde sadece yaşlılar kaldı. Geçenlerde Dersim’deydim, Dersim nüfusu 270 binden 70 bine düştü dediler.

2010’da İstanbul nüfusu 340 bin arttı. Bir siyasi gözlemci olarak, AKP’nin bu insanların yoksulluğunu ortadan kaldırmayı amaçlayan derli toplu bir programı olduğunu müşahede edemiyorum. Şimdi Çılgın Proje’yle falan bir “altına hücum” dönemi başlatılacak. AKP yatırımları arttırarak, rant yaratarak, memleketi baştan sona bir şantiye alanı hâline getirerek ekonomik bir canlanma ve istihdam yaratmayı amaçlıyor. İşsizliğe yönelik bütüncül ve geniş kapsamlı bir programı ise yok. Ekonomi canlansın, istihdam artsın gibi bir yaklaşımı var. Herhalde Çılgın Proje ile, “İstanbul’a 2 yeni şehir” ile hem birilerini zenginleştirmeye devam edecekler, hem de İstanbul’a göç eden ve göç edecek vasıfsız emekçilere, yeni yoksullara istihdam ve yaşam alanı açacaklar. Tabii buralar aynı zamanda oy deposu olacak. Böyle bir ülkede, Kürt coğrafyasındaki savaş hâli de devam ederse, yoksulluk herhalde anca 50 yıl sonra marjinal bir probleme dönüşür. Her aile Erdoğan’ın lafını dinler ve en az 3 çocuk yaparsa, bu süre 100 yıla kadar da çıkabilir.

Bu seçimde, İstanbul burjuvazisinin desteği kime gider dersiniz?

Şüphesiz ki CHP’ye. Ancak AKP iktidarının büyük ve orta burjuvazinin “istikrar” ihtiyacına da mükemmelen yanıt verdiğini unutmayalım. Sandıktan AKP çıkarsa İttihat ve Terakki, CHP ve Demokrat Parti ürünü geleneksel kapitalist sınıfın, yıllar boyu devletin koruyucu kanatları altında semiren “İstanbul sermayesi”nin mensuplarının kahırdan kafalarını duvarlara vuracaklarını sanmıyorum.

Ne olur peki?

Medyadan tamamen çekilecekler. TÜSİAD siyasi konulara girmeyecek, yurtiçi ve yurtdışındaki yatırımlarına bakacak. Sermaye transferi de sürecek tabii, söz gelimi 2009 itibariyle Türkiye’nin en büyük 500 sanayi şirketinden 31’i MÜSİAD üyesi iken bu sayı zamanla 41’e, 51’e yükselecek…

“Solda yeni arayışlar” başlıklı görüşmeler yapılmıştı bir zaman. Yeni bir oluşumun, önceki benzer girişimlerin yaşadığı tıkanmaları aşması için atılması gereken somut adımlar nelerdir?

CHP’nin sosyal demokratlaşma süreci halen kimi belirsizlikleri içinde barındıran, kırılgan bir süreç. Parti 12 Haziran’da hayal kırıklığı yaşarsa bu sürecin sekteye uğraması, parti içinde, teşbihte hata olmaz, bir “karşı-devrim” dalgasının oluşması gayet muhtemel. Ancak herhalde, biraz afakî konuşacağım ama yüzde 28’in altında kalmazlarsa bu süreç devam edecektir. CHP dışında kalan tek tük sosyal demokrat kişi ve grupçuklar da bu sürecin sonunda partiye katılırlar zannediyorum.

Sosyalist sol?

Son 15 yılda büyük oranda havanda su dövmek biçiminde cereyan eden ve parti ve örgüt sayısının git gide artmasına da engel olamayan yeni parti, solda birlik, çatı partisi, yeni oluşum vs. gibi tartışmaların yenilenmesinden kimseye yarar gelmez. Yeni parti veya herkesi birleştirecek bir parti arayışlarından vazgeçmek gerekiyor. Bir kere yapılması gereken ilk şey, referandum döneminde militan bir ‘Yetmez Ama Evet’ kampanyası yürüten, ancak kendini sosyalist, devrimci vs. diye adlandırılan unsurların tecrit edilmesi. Referandum öncesinde yandaş medya sayesinde sesleri çok çıkan ancak toplasanız 500 kişiyi bulmayacak bu marjinal unsurların eleştirilerine ve çok mecbur kalınmadıkça iddialarına cevap verilmemeli, onlarla tartışmaya ve kavgaya girilmemeli, onlara yok muamelesi yapılmalıdır. Bu bağlamda, söz konusu kesimin başını çeken bir grubun, BDP’nin önderliğindeki Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’na alınması da hataydı diye düşünüyorum. Gelene git demek olmaz belki ama 150 kişilik bir gruba git deseniz de olur, hele ki bu grup yeni tek-parti rejiminin gölgesinde mevzilenip sürekli provokatif ve demagojik şeyler yazıp söyleyerek yeni gerici cepheye hizmet ediyorsa…

Referandumda ‘hayır’ kampanyası  yürüten sosyalist solun 4 ana örgütünün, yani ÖDP, EMEP, TKP ve Halkevleri’nin varlıklarını sürdürecekleri açık. Bu örgütler arasında bir birleşme öngörmüyorum, açıkçası  gerekli de görmüyorum. Referandum döneminde olduğu gibi, 3 yıl sonra yapılacak yerel seçimlerde, gene “cephe” formatında birlikte hareket edebilirler. 2014 yerel seçimleri için şimdiden hazırlanmaya başlamak ve o seçimlere hazırlıklı girmek sosyalist solun üzerindeki, bütün çabalara rağmen bir türlü atılamayan ölü toprağını atabilir. Ve bu cephe kesinlikle referandumda BDP’nin paralelinde ‘boykot’ tavrını benimseyen ve bugün de büyük oranda Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun içinde yer alan sosyalist öznelere doğru genişletilmelidir. 2014 cephesine bu kesimden olabildiğince yoğun bir katılımın sağlanması çok yararlı olur görüşündeyim.

Referandumu boykot eden, bugün de BDP merkezli blokta yer alan sosyalist gruplarda yoğun bir parçalanmışlık göze çarpıyor. Üye adedi üç basamaklı sayılarla ifade edilebilecek bu parti ve örgütlerin kendi aralarında birlik sağlaması, bana ÖDP, EMEP, TKP vs. arasında bir birlik sağlanmasına göre çok daha olanaklıymış gibi geliyor. O cenahta Sosyalist Yeniden Kuruluş Parti Girişimi adı altında 5 örgüt bir araya geldi, umarım birlik süreçlerini nihayete erdirerek partileşirler.

Kürtçü, bölücü, hayalperest etiketleri yapıştırmak, kitleler ile sol muhalefet arasına mesafe koymak için sıkça kullanılan yöntemler. Bunları deşifre ederek, derdini geniş halk kitlelerine anlatabilecek isimler mecliste yer alabilecek mi?

Böyle bir olanak var. BDP merkezli Blok’un İstanbul 2. bölge adayı Sırrı Süreyya Önder ve Mersin adayı Ertuğrul Kürkçü tam da sorunuzda ifade ettiğiniz şeyi yapabilecek iki isim. İstanbul 3. bölgeden Levent Tüzel’in seçilmesini de çok önemsiyorum, amasız fakatsız bir sosyalisttir neticede, lideri olduğu EMEP de sınıf siyasetini merkeze alan ancak kimlik siyasetini de ihmal etmeyen, Kürt sorununa duyarlı bir parti…

Ergenekon davasındaki karmaşayı nasıl yorumluyorsunuz?

Bir arkadaşımla sohbet ediyorduk, Ergenekon davasını İzmir Suikastı davasına benzetti. Yani suça karışmış, daha doğrusu suçu planlamış bir avuç insan ve onlarla beraber yargılanan, kimi idam edilen, kimi ceza almasa da itibarsızlaştırılan çok sayıda muhalif, sene 1926… Ergenekon davası da büyük oranda böyle bir şey, siyasi bir dava. AKP’liler Ergenekon’la PKK arasında işbirliği olduğunu falan söylüyorlar, böylesine absürd bir iddia bile Ergenekon davasının nasıl bir işlev gördüğünü, AKP-Cemaat iktidar bloğu tarafından ondan nasıl faydalanıldığını ortaya koyuyor. Yani 2008 Ocak’ından beri onca gözaltı ve tutuklama dalgası yemiş, ama hâlâ “dışarıda” iş tutabilen, hatta gidip PKK’yle falan görüşen bir örgüt… Oldu!!!

Ben adıyla sanıyla Ergenekon diye bir örgütün olmadığını düşünüyorum. Ergenekon kelimesi belki AKP veya Cemaat tarafından uydurulmadı, 12 Mart dönemi generallerinden Memduh Ünlütürk, Erol Mütercimler’e adı Ergenekon olan bir örgütten söz etmiş ilkin. Daha sonra da kimi zaman adı zikredilmiş bu gizemli Ergenekon’un. Bu isim kamuoyuna malum olmadan önce ben duymuştum mesela, herhalde ya birinden duymuştum ya da bir yerlerde okumuştum. Dolayısıyla şunu anlıyoruz; Türkiye’de Kontrgerilla içinde yer alan birileri bir vakitler bu adı kullanmış, herhalde bu ad altında, Kontrgerilla’nın tabiatına uygun olarak, halk düşmanı bazı faaliyetlerde bulunmuşlar.

Gelgelelim, 2009’da Türkan Saylan’ın evinin aranmasından itibaren peyderpey çürüyen bu süreçte Silivri’de alıkonan ve birbirleriyle ortak noktası olmayan onca isme baktığınızda, bu Ergenekon şeysinin bir tür şehir efsanesi olduğunu görüyorsunuz. Hanefi Avcı da orada, Nedim Şener’le Ahmet Şık da orada. Eski rektörler, akademisyenler, mafya unsurları, derin devlet mensubu olduğunu Susurluk’tan bildiğimiz bazı tipler, pek çok gazeteci, bir siyasi parti lideri, emekli askerler, işadamları, yargı mensupları… Karmakarışık bir çorba. Hatta çorba da değil, bulamaç.

Son soru: Seçimlerden sonraki en önemli siyasi gündem maddesi yeni anayasa kuşkusuz. Türkiye’yi neler bekliyor?

Türkiye’yi AKP’nin tek-parti rejiminin sağlamlaşması bekliyor. Eğer AKP 330’dan fazla vekil çıkarırsa, hele hele bir sürpriz olur da 367’yi aşarsa, bu rejim anayasa değişikliği vasıtasıyla da tasdik edilecektir. Türkiye’deki yeni rejimi, ya da egemen sınıfların Yeni Türkiyesi’ni sosyalist düşünür Kenan Kalyon çok isabetli betimliyor, Ekmek&Özgürlük dergisindeki bir yazısında. İzin verirseniz okuyayım:

“(…) kuvvetler ayrılığının budanması anlamında bütüncül (totaliter), sıradan bir kadrolaşmanın ötesinde devletle parti aygıtının iç içe geçirilmesi anlamında yekpare, çeşitli özerklik düzeylerini ve normatif bağlayıcılıkları elden geldiğince yok sayan veya delen keyfilikleriyle “kararcı”, aynı zamanda aşağıdan inşa edildiği için toplumun dokularına nüfuz eden ve kültürel bir dönüşümü de simgeleyen bir rejim olacak”.

Bence bu rejimin temelleri atıldı  ve hatta birkaç kat da çıkıldı. 4 yıl boyunca bu temeller üzerinde bir bina yükseltilecek. Eğer Anayasa’yı istedikleri gibi değiştirirlerse, ki Erdoğan’ın meydanlarda halktan en az 367 vekil talep etmesi “niyetinin kötü” olduğunu gösteriyor, bu yeni rejim herhalde kaya gibi sağlam olacaktır. Erdoğan’ın başkanlık sistemi hayalleri var, ama ABD’dekinden farklı olarak Türkiye’de yargı git gide yürütmenin kontrolüne giriyor. HSYK seçimleri, son Yargıtay Başkanlığı seçimi bunun örnekleri. Yasama deseniz, bizim TBMM ABD Kongresi’ne hiç benzemiyor. Erdoğan bir röportajında “valiler iktidarla gelip iktidarla gitmeli” dedi. İnsanın aklına, CHP il başkanlarının aynı zamanda ilin valisi olduğu 1930’lu yıllar geliyor. Star Wars’daki Palpatine’e benzettiğim Erdoğan’ın vizyonu, tek-parti devleti. Anayasa tartışmaları bağlamında demokrasi güçleri; yani sosyalist sol, Kürt hareketi ve umarım ki CHP buna direnç göstermeli.

 

(Jiyan/BirGün)

Leave a Reply

Your email address will not be published.