Sermet Yeşil ‘Kosmos’taki oyunculuğu ile tarihe bir çivi çaktı!

Reha Erdem’in son filmi ‘Kosmos’un başrol oyuncusu Sermet Yeşil, sakin, tiyatrodan uzaklaşmadan, sinema kariyerinde emin adımlar ile ilerliyor! Başarılı oyuncu ile görüştük… 

 

kosmosSermet Yeşil, 1977’de Eskişehir’de doğmuş. İlk, orta ve liseyi bu şehirde bitirdikten sonra, 1999’da Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde lisans eğitimi almış. Okul bittikten sonra iki sezon Ankara Sanat Tiyatrosu’nda, sonra İstanbul’a geçip Sadri Alışık Tiyatrosu’nda yarım sezon çalışmış ve tekrar Eskişehir yılları başlamış. Anadolu Üniversitesi bünyesinde kurulan Türkiye’nin ilk ve tek profesyonel üniversite tiyatrosu Tiyatro Anadolu’da dört sezon çalıştığını öğreniyorum. Aynı zamanda öğretim görevlisi olarak bu üniversitenin “sahne sanatları” bölümünde görev almış ve yüksek lisansını yine bu bölümde “Michael Chekhov’un Konstantin Stanislavski’nin Oyunculuk Yöntemine Yaklaşımı” adlı tez çalışmasıyla bitirmiş. 2005’de buradan ayrılıp Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda çalışmaya başlayan Yeşil, hala bu tiyatroda çalışıyor.“Anadolu’da aydın kimliğini koruyan bir şehir Eskişehir” 

“Benim bütün ailem ve bütün akrabalarım Eskişehir’de yaşıyor… Zengin bir anne ve babanın çocuğu olarak doğmadım, yaşadığım bütün sıkıntıları da Eskişehir’le yaşadım, dolayısıyla hemen her semtinde ve sokağında sırlarım var, benimle birlikte büyüyor, benimle birlikte yaşıyor ve benimle birlikte hatırlıyor sanki…” diyor ve ekliyor: “Profesyonel hayatım boyunca kendime, “eğer memur olacaksan, bu şehir Eskişehir’dir” derdim, öyle de oldu. Önce Anadolu Üniversitesi’nde öğretim görevliliği ve Tiyatro Anadolu’da oyunculuk, ardından, hemen bir cadde aşağıda bulunan Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda tiyatro oyunculuğu…”

“Bu şehirde yaşlanılabilinir!” 

“Benim çocukluğumda porsuk nehrinde yüzülür, çeşmelerinden içme suyu akardı; gerçi nüfusu son on yılda o kadar arttı ki, artık pek mümkün olmuyor bu tür sosyal yaşantılar! Yine de son iki sezondur belediye başkanlığını yapan Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen şehrin dokusuna ve çevresine o kadar iyi şekil verdi ki, Türkiye’de Eskişehir’i bir kere gören herkes, bu şehirde yaşlanılabileceğini söyler! Ben de onlardan biriyim…”

İlk olarak, kendisine dışarıdan bakmasını rica ediyorum, nasıl bir oyuncu olduğunu soruyorum…Bu sorunun zor olduğunu belirtiyor ama sağolsun beni kırmayıp cevaplıyor: “Onbir yıldır bu mesleği yapmama rağmen bu soruya nasıl objektif cevap verilir, bilemiyorum doğrusu! Nasıl bir oyuncu olduğumu değil ama nasıl bir oyuncu “olmamaya” çalıştığımı söyleyebilirim, belki bu size bir fikir verebilir benim hakkımda… Bir kere herhangi bir yerde sürekli yapılacak bir işmiş gibi gelmiyor bana oyunculuk, klasik anlamda “memur” işi değil yani… O yüzden bana kalırsa oyuncular çantalarını sırtlarında taşımalı, her an her yere gidebilmeli… durmamalı, sürekli hareket halinde olmalı! Durmak, içimdeki yaratıcılığı öldürüyor!”

Peki, sizce bir tiyatro oyuncusunun yaratıcılığını besleyen faktörler nelerdir? 

Bence tiyatro oyuncusu, sanatın her dalı ile beslenmeli, araştırmak-öğrenmek-bulmak istemeli. Çağının doğru tanıklığını yapmalı ve son olarak sinema sanatı ile beslenmeli diye düşünüyorum. Yani her anlamda hem iyi bir izleyici, hem de oyuncu olmalı!

Tiyatro? 

Klasik anlamda tiyatro, seyirci ile kurulan empatiyi anında hissedebileceğiniz bir sanat olduğu için, oyuncular için çok çekici, riskli olduğu için de sürekli heyecanlı bir sanat!

Her perde açılışında ne hissediyorsunuz?

İkiyüz metreden küçücük bir havuza atlar gibi hissediyorum… Her gün “bangi jumping” yapmak gibi bir şey, gerçekte asla cesaret edemem diye düşünürüm ama tiyatroda dönüşü yok… Ya düşersin, ya da ip seni geri çeker, boşlukta salınırsın!… Çok çekici değil mi?

Sizce temelde tiyatro oyunculuğu ile sinema oyunculuğu arasında çok büyük bir uçurum var mı?

Hayır, yok… Bence ikisi de aynı kökten besleniyorlar, -mış gibi yapmak! Elbette daha önce söylediğim gibi, tiyatro oyunculuğunda seyirci ile kurulan empati daha doğrudan, ve eğer seyircinizi tanıyorsanız, oyununuz da ona göre biçim alıyor, ama kamera karşısındayken, kanlı canlı bir seyirci olmadığı için empati kurmak ve yaptığınız şeyin karşılığını anında görmek pek mümkün değil…

“Tiyatroda suya yazı yazıyorsunuz” 

Peki bir tercih yapmanız gerekse, sinema mı, tiyatro mu? 

Eğer tiyatro oyunculuğu kökeninden geliyorsanız, kameraya alışmak biraz zaman alıyor doğrusu. Ama bir tercih yapmam gerekirse, sinemayı seçerim herhalde; tiyatroda suya yazı yazıyorsunuz, “bu boş kubbede, sesiniz hoş bir seda olarak asılı kalıyor”, ama sinemada tarihe bir çivi çakıyorsunuz, daha kalıcı bir iz bırakıyor, yıllar sonra oturup eğrisiyle doğrusuyla yaptığınız işi izleyebiliyorsunuz…

“Dünyada ne kadar oyuncu varsa o kadar da Hamlet vardır!” 

Aldığınız tiyatro eğitimi sizi farklı kılıyor ama…

Aldığım tiyatro eğitimi beni yarı yolda bırakmadı evet, ben çok nimetini gördüm tiyatro oyunculuğu eğitimimin… Özellikle Stanislavski ve Michael Chekhov’dan öğrendiğim çok şey var; ama her oyuncunun ve her karakterin kendi yolculuğu vardır, ve Michael Chekhov’un da dediği gibi “dünyada ne kadar oyuncu varsa o kadar da Hamlet vardır!”. Karakter çalışması bence o yüzden çok önemli, bunu Kosmos da yoğun bir biçimde yaşadım ve çalıştım, bulduğum psikolojik jest sayesinde karakter her istediğimde içimde canlanabiliyordu…

Meşhur olmanın oyuncu olmaya yettiği günümüzde, oyunculuğunuz ile fark yaratsanız da, televizyona çıkıp meşhur olayım diyen çoğunluk sizi zaman zaman yıldırıyor mu? 

Hayır, beni yıldırdığını falan söyleyemem. Televizyonda çalışan ve gerçekten çok iyi olan oyuncular tanıyorum, yaptığı işleri takip etmeye çalışıyorum, ama sanırım genel beğeni için o kadar da “meşhur” insanlar değiller! Benim için oyunculuğuyla fark yaratan oyuncular zaten meşhur, televizyonda olmak ise sanırım bu “meşhur” olma durumunu biraz daha genele yayıyor, daha çok biliniyorsunuz… Ayrıca bu “meşhur”luğun iyi de bir tarafı var, geçim sıkıntısını daha az duyar hale getirebiliyor, evet zor koşullarda yapılıyor (Şu an çekilen dizilerin formatı 90 dakika üzerinden planlanıyor, bir haftada 90 dakikalık bir bölüm hazırlamalısınız, oysa 120 dakikalık bir film 45 günde çekilebiliyor. Bence bu durum ölümcül!), ama ne yalan söyleyeyim parası da bir o kadar fazla… Ancak ben şu an televizyon da olmayı kendim için uygun görmüyorum, daha sakin adımlarla, tiyatrodan uzaklaşmadan, daha rahat bir kariyer planı yapmak isterim! Biraz daha sabırlı ve dirençli olmak istiyorum…

Bir karaktere çalışmanın belirli bir süresi var mı?

Yok sanırım, yani 10 ya da 15 gün diyemem ya da 1,2 yıl… Sanırım o karakterle işiniz bitene kadar çalışıyorsunuz! Son çekime ya da son gösterime kadar yolculuk devam ediyor…

Türkiye’deki sinema örgütlenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Sine-Sen’in çalışmalarından haberdarım, ancak yeni yeni içine girmeye çalıştığım bir alan olduğu için, şu an hala net bir fikrim yok. Yalnız yaşanan sıkıntıları görmek için illaki alan içinde olmaya gerek yok, televizyon ve sinema setlerini bir arada düşünürsek, özellikle set işçilerinin koşullarının iyileştirilmesi, sendikal mücadelelerinin desteklenmesi bence çok önemli. Bildiğim kadarıyla sezonluk ucuz işçiler olarak çalışıyorlar, ne sigorta ne güvence, hiçbir şeyleri yok. 7 günde 90 dakikalık bir televizyon dizisi hazırlamak kolay değil, insan üstü bir güce ihtiyaç var ama, böyle şeyler ancak filmlerde olur… Bu çalışma temposu içinde hayatını kaybeden insanlar var!

Kosmos’da oynama fikri nasıl doğdu?

“Kosmos” benim Reha Erdem ile ikinci film çalışmam, daha önce “Kaç Para Kaç” ta da birlikte çalışma imkanım olmuştu. Tam on yıl önce 1999’da. Bu tanışıklık devam etti, “Beş Vakit”te de çalışmak istedim ama, tiyatronun programını bir türlü ayarlayamadığım için yapamamıştım! Sonra filmi izleyince çok üzüldüm içinde olamadığım için. Sonuçta 2009 Şubatında Reha Abi tekrar görüşmek istedi, filmden bahsetti, rolü anlattı, birkaç dakika içinde karar verdik ve Ömer Abi’ye (Ömer Atay – Yapımcı) “Kosmos’u bulduğumuza göre artık başlayabiliriz” dedi ve mart için sözleştik… Kısaca böyle!

Film belli ki oldukça soğuk havada, hatta zor şartlarda çekilmiş…Evet, -25/30 dereceleri gördük. Bir sahnede nehre düşen bir çocuğu çıkarmam gerekiyordu, -30 derecede özel kıyafetlerle dereye girdim, çocuğu çıkardım ama tekrar çekmemiz gerekti, galiba 3 yada 4 tekrar çektik. Dere çok hızlı akıyordu, düşen çocuğun maketi suyu emdikçe ağırlaşıyordu, soğuk ve yorgunluk da bir taraftan, sanırım ikinci tekrarda maketi sudan çıkarmaya çalışırken sağ ön baldırımda hafif bir sıcaklık hissettim… Herhalde fazla yüklendim diye düşünüp fazla önemsemedim, aradan iki hafta geçti ama sağ ön baldırımda yürürken ve koşarken hafif bir sızlama hissediyordum, yine bir atlama sahnesinden sonra karda ayaklarım kaydı ve düşmemek için hamle yapınca sızlama dayanılmaz bir acıya dönüştü… o an yine üzerine düşmedim ama yarım saat sonra bir markette alışveriş yaparken elimle şöyle bir yokladım ki, büyükçe bir patates büyüklüğünde bir yumrunun oluştuğunu gördüm, panikle hastaneye gittim ve sağ ön baldırımda kas yırtılması olduğunu söyledi doktor… İki gün sete ara verdik! Orada yaşadığım korkuyu tarif edemem!

Şartlar zor olsa da komik anılar da vardır elbet… 

Olmaz mı? Bir tanesini paylaşayım sizinle: Daha çekimlere başlamadan önce, İstanbul’da provalar sırasında Kosmos için kullanılacak bir kuş sesi bulmamız gerekiyordu. Kosmos’un şaman kültürüyle kurduğu ilişki için kullanacağımız bir kuş sesiydi bu, ayrıca filmde Türkü Turan’ın canlandırdığı Neptün karakteri ile iletişimini de bu kuş sesiyle kuruyor Kosmos. Yaklaşık yirmi farklı kuş sesi içinden üçünü birleştirerek bir ses buldum ve Reha Abi ile kullanmaya karar verdik. Kırkbeş gün süren çekimler süresince Kars’ın hemen hemen her yerinde her gün bu kuş sesini kullanmam gerekiyordu… Tabii manzara pek iç açıcı değil, yöre halkı kendi gündelik hayatını sürerken birdenbire kuş gibi bağıran bir adam görüyorlar… şaşırıyorlar tabii. Ama ilginç olan, bir gün belediye binası içindeki bir çekimde yine bu kuş sesini kullanmam gerekiyordu, ben bağırdım, sessizlik oldu, dışarıda lapa lapa kar yağıyor, benim ses tonumun aynında aynı ses bana dışarıdan karşılık verdi… dondum kaldım! Sonra tekrar aynı sesi çıkardım, tekrar karşılık geldi… çekimi durdurduk ve hep beraber güldük!

Filmin bu kadar ses getireceğini öncesinden hissetmiş miydiniz? 

Evet, daha ilk görüşmede Reha Abi’nin ve Ömer Abi’nin heyecanını görünce anladım nasıl bir işin içinde olduğumu… Sete girmeden önce tüm senaryoyu sadece bir kere okudum! İlk aklımda kalanlar ve sezgiler… Reha Abi’nin karakter hakkında anlattıkları, Şamanizm, kuş sesleri… Aşk ve şiir… İlk sahneyi çekmek için Kars’a geldiğimde iki saat içinde başladık ve ben bir vinç yardımıyla on küsür metre yüksekliğinde bir ağaca tırmandım; yürür gibi, kolayca, her hangi bir şey yapar gibi bir alışkanlık içinde… Orada anladım ki, evet bu Reha Erdem filmi ve ben başrolünü oynuyorum! Bence daha çok ses getirecek!

“Reha Erdem ve sineması, benim için ikinci bir okul” 

Reha Erdem nasıl bir yönetmen? 

10 numara! İçinde olsam da olmasam da filmleri bana haz veriyor. Berthold Brecht’in tiyatrodan alınacak haz için getirdiği yorum, bilgilenmekten haz duymaktı, ben de Reha Erdem sinemasında şiirin ve görselliğin, hayat içinde ne denli yoğun yaşadığını gördükçe, “bilgi”lenmekten değil ama “fark etmek”ten haz duyuyorum. Benim için öyle! “Sette, Reha Erdem nasıl bir yönetmen?” diye soracak olursanız; çok fazla yönetmen tanımadım ama, tanıdıklarım kadarıyla oyuncu çalışmasını tam yapan bir yönetmen diyebilirim.

Erdem’in filmlerinde genelde hayatla olan dertler söz konusu, Kosmos’un izleyiciye sorduğu soru ne sizce? 

Bence söylenecek çok şey var. Ama sanırım bu sorunuz biraz şaşırtmalı bir soru. Doğru bir cevabı olduğunu sanmıyorum, daha doğrusu benim için tek cevabı olan bir soru değil., umarım seyirci içinde öyle olur! Ama, özel olarak söyleyebilirim ki; seyirciye “öteki”nin ne olabileceği hakkında bir soru sorabiliyorsa, ne mutlu!

Battal’ı bir de siz yorumlar mısınız lütfen?

Sanırım bu soruyu cevaplamak istemiyorum. Çünkü kuracağım her cümle, filmin büyüsünü bozacakmış gibi geliyor! Şu kadarını söyleyebilirim ama; umarım Battal adında bir “insan” vardır orada, en çok bunun üzerinde durmaya çalıştım sette. Karakter o kadar fantastikti ki, onun bir “uzaylı” gibi görünmesini istemem. O bu dünyadan; fakat “yabancı”, bir öteki, bir insan! Umarım olmuştur!

Kosmos’un 11 Şubat’ta başlayacak 60. Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümüne seçilmesi önemli, bu güzel haberi duyunca ne hissettiniz?

Berlin Film Festivali, önemli birkaç film festivalinden biri, bu yılki festivalin “Panorama” bölümüne “Kosmos”un seçilmiş olması ise en az o kadar önemli benim için, başrolünü oynadığım bir sinema filminin yurt dışında böyle bir festivale katılacak olması benim için bir ilk… Umarım film hak ettiği değeri bulur.

ABD’de de izleme şansımız olacak mı filmi dersiniz?

Büyük ihtimalle izlersiniz, ama ne zaman nerde olur bilmem… Orada da bir festivalde denk gelebilirsiniz Kosmos’la!

Birgün sizi enternasyonal platformda da görebilecek miyiz?

Neden olmasın? Ben isterim. Hedefim bu…

Örnek aldığınız bir oyuncu var mı? 

Örnek aldığım değil ama beğendiğim oyuncular var, sonuçta her oyuncu kendi yolculuğuna çıkar. Mesela Taner Birsel, Bülent Emin Yarar, Haluk Bilginer bunlardan birkaçı…

Şu an üzerinde çalıştığınız bir proje var mı? 

Tiyatroya dair çalışmalarım var, ama sinema ve televizyon için şu an net bir proje yok, görüşmeler ve fikir alışverişi şeklinde ilerliyor şimdilik….

Son olarak, “Sermet Yeşil kimdir?” sorusunun cevabını sizden alabilir miyiz?

Keşke bilsem! İnanın bende emin değilim kim olduğundan, çoğu zaman sakin, kendi halinde, mülayim görünen bir insan ama, bir dakika sonra delirebilir, her şeyi yapabilir. Galiba biraz dengesiz!… Korkmayın zararsızdır…

BirGün gazetesinde film eleştirileri yazan, sinema bilgisine sonsuz saygı duyduğum Cüneyt Cebenoyan’a Sermet Yeşil’in Kosmos’taki oyunculuğunu nasıl bulduğunu sordum, çok beğendiğini söyledi ve bakın ne dedi: “ Zor bir roldü. Baş karakter olan Battal/Kosmos şaman özellikleri taşıyan hayvan/insan/ruh arası biri. Hem sosyal, hem anti-sosyal: İnsanları iyileştirebiliyor ama paralarını çalıyor. Hem ruhani hem şehvani: Kendini ışınlayabiliyor, kutsal kitaplardan alıntılar yapıyor ve kısa zamanda üç kadınla cinsellik yaşıyor. Hiçbir yerde kök salmıyor, çalışmıyor, derin bağlar kurmuyor. Zaten bulunduğu her yerden kaçmak zorunda kalıyor. Talancı bir göçebe de denilebilir ona. Sermet, bu kadar garip bir rolün altından başarıyla kalkmıştı. Gerçi bu rolün bir kolaylığı da vardı: gerçekte olmayan bir tür varlığı, bir tür şamanı canlandırdığı için onu gerçeğin terazisinde tartamıyoruz. Gerçekçi değil diye eleştiremeyiz çünkü gerçekte bir karşılığı yok. Kosmos/Battal ideal bir varlık; ama gerçekte karşılığı olmayan bir varlığa cismiyet kazandırmak da hiç kolay olmasa gerek. Ben çok başarılı buldum Sermet Yeşil’i “Kosmos”ta.”

 

(Turkish Journal)

Leave a Reply

Your email address will not be published.