Yaşamda ve yazıda devrimci duruş: Cüneyt Cebenoyan

Film eleştirisinin amacını, dünyayı daha iyi anlamanın ve yorumlamanın bir parçası olarak sinemayı daha iyi anlama ve yorumlamak olarak tanımlayan, “Sanat bir anlamda insanların hayatlarına, dünyamıza bir yorum getiriyorsa, eleştiri de o yoruma bir yorum getiriyor. Temelde ideolojik bir şey benim için” diyen 1992’den beri film eleştirisi yazan Cüneyt Cebenoyan ile sinema dünyasında yolculuk ettik… 

cebenoyanKendisine dışardan bakmasını istedim, “Nasıl bir eleştirmensiniz? Katı, anlayışlı, samimi hangisi?” diye sordum… 

“Yazarken kendime karşı dürüst olmaya çalışıyorum. Her zaman başaramıyorum. Başardığım zaman, yazdıklarımı seviyorum genellikle. Şu ya da bu kaygıyla dürüst olamadığımda, daha sonra çok huzursuz oluyorum. Dürüst olmaya çalışan bir eleştirmenim diyebilirim. Kimi zaman anlayışlı, kimi zaman saldırgan, çoğunlukla samimi” diye cevap verdi.

Yayın organlarının beklentileri birçok yazarın kalemini etkiliyor bence, yoruma dayalı içeriklerden çok tanıtım içerikleri tercih ediliyor. Bunun önüne geçen biri olarak yazdığınız yerin önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yazdığım yer belirleyici öneme sahip, diyebilirim. Günlük gazetelerde, benim kadar özgür yazan biri yoktur sanırım. Bloglarda ya da dergilerde vardır elbette. Çeşitli gazetelerde çok değerli film eleştirmenleri yazdı ve yazıyor ama onlara ayrılan o küçücük yerlerde ne yazabilirler ki… Tabii sorun sadece yer de olmuyor. Çok tirajlı gazeteler hitap ettikleri geniş kitlenin beğenisiyle çelişen film eleştirileri istemiyorlar. En azından bu tarz eleştiriyi sınırlı tutmak istiyorlar. Benim ise neredeyse sınırsız bir özgürlüğüm var. Kendimi ne bir patrona ne başka popüler kaygılara göre sınırlandırmak zorunda değilim. Tek sınırım kendime olan dürüstlüğüm. Ama evet, bazen kendimi aldattığım oluyor daha önce de söylediğim gibi. Bazen meslektaşlarımın görüşleri bazen arkadaşlarımın beklentileri yazdığım yazıyı etkiliyor.

“Film eleştirmenleri köşe yazarları gibi politik fikirlerini beyan etmemeliler” diye bir görüş var. Politik görüşünüzü belli ettiğinizde bazı filmlere karşı tarafsız ya da önyargısız duruşunuz zedeleniyor mu sizce?

Politik görüşümü niye beyan etmeyecekmişim ki? Ben Marxizmle lise yıllarımda, yani 70’lerin sonlarında tanıştım. İyi ki tanışmışım. Bugün kendimde bir şeyler yazma cesareti buluyorsam, o yıllarda edindiğim dünya görüşüm sayesindedir. Tabii ki hep aynı kalmadım. İne çıka, sağa sola dalgalana dalgalana bugüne geldik. Kendimi hep solda gördüm ama. Kimi zaman daha içinde kimi zaman daha çevresinde olsam da hep solcu olarak gördüm kendimi. İnsanın duruşu deyince muhakkak bir ideolojik duruştan söz ediyoruz bence. Yani bunun dışı diye bir şey yok. Tabii ben kendimi belli bir ideolojiyi temsil ediyor olarak görürken başkalarının benim hiç de o görüşün temsilcisi olmadığımı söyleme olasılığı vardır. Yani ben kendimi solcu sanırım ama başkalarına göre savunduğum fikirler sağcıdır. Bu olabilir. Serbest piyasayı savunmanın hakiki solculuk olduğunu düşünen tanıdıklarım var. Bana göre traji-komik bir durum oysa bu.
Kısacası ben zaten sol bir bakışın sinema eleştirinde eksik olduğunu, benim bu konuda bir şeyler söyleyebileceğimi düşündüğüm için yazmaya başladım büyük ölçüde. Ama bir bakış açısı sahibi olmak başka şey önyargılı olmak başka şey. Politik olarak benim görüşlerimle birebir uyuşan bir filmi hiç beğenmeyebilirim. Sonuçta sinema ile siyaset ayrı şeyler. Benim görüşlerime uymayan bir filme de belli ölçülerde hayranlık duyabilirim.

“Türk sineması altın çağını yaşıyor”

Türk sinemasının geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz? 

Birçok ülkenin gıpta edeceği bir noktadayız. Hem ticari hem de sanatsal açıdan Türk sineması altın çağını yaşıyor. Yine de beni tatmin etmiyor geldiğimiz nokta. Kader, vicdan, suçluluk duyguları etrafında dönen, metafizik bir insan anlayışına dayanan filmler sanat ortamını belirleyenler. Ticari sinemada ise apolitik komediler ya da “Kurtlar Vadisi” misali faşizan filmler iş yapıyor. Toplumsal koşullar ile birey arasındaki ilişkiyi sağlam kuran, psikolojik bir derinliğe sahip karakterler içeren pek fazla film yok. Soyut bir “insan kötüdür” anlayışı çok fazla egemen.

“Milyoner filmini beğenmedim”

Oscar ödülleri yeni verildi. Bu ödül törenine dair düşünceleriniz nelerdir? “Oscar” sahibi olmak ne kadar önemli sizce?

Oscarlardan çok sıkılıyorum. Hiç ilgilenmek istemesem de dışında kalamıyorum. Yine de bir kere bile sabahlayıp Oscar töreni izlemişliğim yoktur. Çoğu yıl sonradan da izlemem. Bu yıl sonradan makul bir saatte yayınladıklarında oturup seyrettim. Biraz başlarda eğlenceli gibi geldi. Ama o kadar, büyük ölçüde zevksiz, yaratıcılıktan uzak, parıltılı ama içi boş bir törendi. “Milyoner” filmini beğenmedim. Penelope Cruz’u hiç beğenmedim. “Reader”ı ve “Milk”i henüz izlemedim, o yüzden o ödüller için bir şey diyemeyeceğim. Heath Ledger’i de abarttılar, öldü diye. Yoksa onun Joker’i de bence özel değildi. Ama ödül belli ki çok önemli alanlar için. O kadar tecrübeli oyuncular, ödül alınca, şaşırıp kalıyorlar, gözyaşlarını tutamıyorlar, elleri ayaklarına dolanıyor heyecandan.

Bir filmi izlerken ilk dikkat ettiğiniz şey nedir? 

Bir ruhu, atmosferi olup olmadığı. İzleme öncesinde ise filmin adı, afişi, yönetmenini tanıyıp tanımadığım, oyuncularına dikkat ederim.

Bir eleştirinizde film seyretmek için para ödeyen seyircilere bu para karşılığında reklam seyrettirmenin ahlaken yanlış olduğuna değinmiştiniz. Bu konuda fikrinizi söyler misiniz?

Filmin içine reklam yerleştirilmesini ahlaken kabul edilemez buluyorum. Ama bulmakla kalıyorum, o kadar yaygın ki. “Sex and the City”de yüzlerce reklam varmış mesela. İnsanın savunma duvarlarını indirdiği, etkilenmek için algılarını sonuna kadar açtığı, inanmaya hazır olduğu bir süreç film seyretme süreci. Seyirci, filmi izlerken kendi hayatıyla bağlar kuracak, kendi deneyimleriyle ilişkilendirecek perdede yaşananları. Ve seyircinin en savunmasız olduğu bu anda ona sinsice mal pazarlanacak. Üstelik de seyirci bu pazarlamaya maruz kalmak için evinden çıkıp sinemaya gitmiş, bir para ve zaman harcamış olacak… Yani siz bana malınızı satabilesiniz diye ben size para ödeyeceğim, sizin pazarlamanızı yaptığınız mekana geleceğim ve bunun adı film seyretmek olacak. Kabul edilebilir bir şey değil.

“Her şeyin adı konmalı”

“Bana reklam sunuluyorsa, seyretmeme hakkımı kullanabilmeliyim. Filmin içine yedirilmiş bir reklamı seyretmeme hakkımı kullanabilmem söz konusu değil. Eğer reddetme hakkım yoksa özgür değilimdir. Filmin başındaki reklamlardan kaçınabilirim, istersem salona geç girerim, istersem o sırada gözümü kaparım. Televizyon seyrederken aradaki reklamlarda zaplıyabilirim. Ama filmin içine yedirilmiş bir reklamı ayıklayamam. Sırf bu açıdan da anti-demokratik. Üstelik filmin anlamıyla reklamın anlamı da içiçe geçmiş oluyor. Güzel bir aşk hikayesi, o sırada ekranda gördüğümüz ürünlerle de özdeşleşmiş oluyor. Reklam belirgin bir şekilde sanattan ayrılmalı. İnsanın reklama karşı kendisini savunabilmesi lazım. Film için savunma duvarınızı kaldırdığınızda, reklam içinde kaldırmış oluyorsunuz. Çok alçakça, çok.”

Sinemacıların bir şekilde para kazanması ve o paranın tekrar sinemaya dönmesi bu sektör için iyi değil mi?

Tabii ki iyi.

Bir filmi güçlü yapan unsurlar neler sizce? Yani iyi film nedir? 

Birçok şey bir araya gelince iyi film çıkıyor. Büyü lafı çok gizemli ama geçerli. Bir büyü yakalayabilen film iyi film oluyor. Bunun için ses, görüntü, kurgu, oyunculuk, senaryo vb. birçok şeyin iyi olması gerekiyor. Bir de o gizemli ögenin yani büyünün olması lazım işte.

İyi film hangisi: Hayatı taklit eden mi, yoksa olması gereken hayatı veren mi?

Her iki türde de iyi filmler var. Daha farklı tarzlar da mümkün. Hayatı taklit etmeyen, olması gerekeni de vermeyen ama kendine has bir dünya kurabilen çok başarılı filmler var. Bir formülü yok.

“Bu yılın en iyi beş filmi hangisi?” diye sorsam cevabınız ne olurdu, neden?

Zor soru. Kechiche’in “Balıklı Bulgur” (LA GRAINE ET LE MULET) diye festivalde gösterilen filmini çok beğendim. Yaşlılığı, yabancı bir kültürde, ülkede ayakta kalma çabasını, kuşaklar arası dayanışmayı çok iyi verdiği için. Ken Loach’ın “It’s A free World”ünü de çok beğendim. Günümüzün toplumsal dinamiklerini ve bunun bireyleri nasıl şekillendirdiğini çok iyi anlatıyordu. Ama bir ders verir gibi değil, inandırıcı karakterler üzerinden inandırıcı bir öykü anlatarak yapıyordu bunu.
“Beşir’le Vals”den çok etkilendiydim ama kafam biraz karışık o film konusunda. Savaşın nedenleriyle ilgilenmemesi, İsrail’in sorumluluğunu hafifletmesi gibi haklı itirazlar var. Ama politik bir sürecin, savaşın bireyi nasıl etkilediğini, bilinçdışının nasıl çalıştığını, hatırlama ve unutma denen mekanizmaların nasıl işlediğini bu kadar başarılı gösteren az film var.
“4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”den de çok etkilendim ama biraz eskidi değil mi? Gerçi Türkiye’de geçen yıl gösterime girdi. O da bir dönemin ruhunu, Çavuşesku Romanyasını inandırıcı bir şekilde anlatıyordu. Yine aslında bu filmle igili de kaygılarım yok değil. Hem toplumsal hem de bireysel politikalar açısından. Yani kürtaj karşıtı denilebilir filme.
Şimdilik 4’te duralım.

Sizin en beğendiklerinizi sorsam nasıl bir liste çıkar karşımıza? Film, yönetmen, oyuncu?

Beni toplumcu gerçekçi yönetmenlerden çok bilinçdışını bir şekilde perdeye yansıtabilen yönetmenler daha çok etkilemiştir aslında. Biraz şaşırtıcı sanırım bu cevabım ama David Lynch, Cronenberg gibi yönetmenler (her zaman değil!) beni daha derin bir yerlerden yakalamıştır. Gerçi Lynch’in son filminden bir şey anlamadım. Rober Rossen’in “The Hustler” adlı filmini çok çok beğenirim. “Paris’te Son tango”dan çok etkilenmişimdir. Taviani kardeşlerin “Kaos”unun bazı bölümlerini çok severim. Cronenberg”in “The Fly”ı, Lynch’in “Blue Velvet”ı ve “Mullholland Drive”ı iz bırakmıştır. Jane Campion’ın “In the Cut”ı şahanedir.

Birgün sizi kamera arkasında da görebilecek miyiz?

Aslında kemara arkasına geçtim! Reha Erdem’in ilk kısa filminin kameramanı bendim! Ömer Kavur’un “Kırık Bir Aşk Hikayesi”nde figüranlık yaptım. Belgesel çektim küçücük. Şudur budur, var yani bir şeyler. Ama kastettiğiniz sorunun cevabını ben de bilmek isterdim. Gerçekçi gözükmemesine rağmen benim de hayallerimi yönetmenlik süslüyor, bazen oyunculuk bile! Egom sınır tanımıyor yani…

28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünde yarışacak filmler henüz açıklanmadı ama yarışma dışı kalan yerli filmler hakkında ortaya atılan iddialar şimdiden tartışma yarattı. Yönetmenlerin filmlerinin İstanbul Film Festivali’ne alınmamasına tepkileri üzerine ne düşünüyorsunuz? 

Yönetmenlerin çocukları gibi gördükleri, çok emek harcadıkları filmlerinin beğenilmemesine gösterdikleri tepki çok insani, çok anlaşılır. Ama uygarlık biraz da duygularını bastırmayı bilmek demek. Eğer bir jüriye seçme hakkı tanıyorsanız seçilmemeyi de kabul etmeniz gerekir. “Niye seçilmedim, hesap ver!” demek bana çok çocukça geliyor. Yarışmalarda ancak belli sayıda film yarışabilir, bazıları mecburen elenecektir. Niye benim filmim yerine, benim filmimden çok daha kötü olan filanca filmi seçtiniz?” diye de sormuyor kimse sorusunu. Tek manalı soru türü bu olabilir. Ama o zaman başkasının filminin neden sizinkinden daha kötü olduğunu açıklamanız gerekir ki hiçbir yönetmen de bunu yapmıyor. Çünkü meslektaşlarıyla kötü olmak istemiyorlar. Şu filmi çıkarın, benimkini sokun diyemiyorlarsa, jüri kararlarına da ses çıkarmamaları lazım. İsyanlarını bastırabilmeleri lazım. Ya da “sanat eserleri yarıştırılmaz” deyip filimlerini yarışmalara sokmamaları gerekir. Bu da çok saygıya değer bir tavır olur.

Son olarak, “Cüneyt Cebenoyan kimdir?” sorusunun cevabını sizden alabilir miyiz?

Varoluşsal bunalımlara girmeden bu soruyu yanıtlamak için bazı olgulara sadık kalayım bari. 50 yaşına merdiven dayadım. Rakamlar yaşlısın diyor, ben inanmamakta direniyorum. İki kardeşim vardı, ablamı 1994’te “The Marmara” Oteli’nin bombalanmasında kaybettim, Onat Kutlar’la birlikte; abim ise ABD’de yaşıyor. Annem-babam ve 2 yaşındaki oğlumu da Marmara depreminde kaybettim.
Kendimi ise nerdeyse 12 Eylül’de kaybediyordum. “Cunta” sözcüğünü kullandığım için devletin manevi şahsiyetine hakaret etmekle suçlandım ve hüküm giydim. 14 ay hapis yattım. Kimi zaman siyasilerle ama küçük-büyük birçok sıradan suçluyla da.
1989’dan beri evliyim, 7 yaşında bir kızım var. İlk kez 7 yaşındayken aşık oldum. 14 yaşımdayken de ilk kez öpüştüm.
Solcuyum, bazen daha radikal bazen daha esnek ama hep sosyalizmden yana oldum galiba. Yani 17-18 yaşımdan beri.
Futbol oynamayı severim, hala. Rock müzikten iyi anlarım. Roll dergisinin kurucularındanım. Bonny Prince Billy’yi çok severim. O da Türkiye’yi çok sever. Son videosunda üzerinde Türk bayraklı bir t-shirt var: www.dragcity.com
Dünyayı anlayacağımı sanarak ekonomi okumayı seçtim. Tabii ki benden daha akıllı çıktılar ve bana neo-klasik ekonomi denilen akademisyen oyununu öğretmeye çalıştılar Boğaziçi’nde. Bu oyun elbette dünyanın düzenini kapitalizm ve emperyalizmi hem gizlemek hem meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Marx’ın adını bile son sınıfa kadar duymuyorsunuz. Böyle kepaze bir şey işte.
Denizi, deniz dibini, deniz canlılarını çok çok severim. Dalgıçlığım var biraz. Endonezya’da dalmak bu konuda yaptığım en iddialı şey. Ama scubadan çok şnorkelle dolaşmayı severim. Deniz kabuklarını çok severim. Hayvanat bilgim hiç fena değildir.

 

(Turkish Journal)

Leave a Reply

Your email address will not be published.